28 Kasım 2008 Cuma

Gitmemek için sebep yok

Bol ödüllü 'Gitmek'in başrol oyuncusu Ayça Damgacı "Kürtlerle ilgili klişe bir ses var insanların kulağında. Bir gerçeklik duygusu aramak lazım. Bu kaygılardan ve klişerlerden kurtulmak lazım" diyor.

İSTANBUL - "İstanbul'da yaşayan Türkiyeli bir kadın oyuncu Adıyaman'da film setinde Kürt bir erkek oyuncuyla tanışır. Önce çok iyi arkadaş sonra aşık olurlar. Sonra bu aşk içinde ikisi de memleketlerine dönerler. Biri İstanbul'a diğeri Süleymaniye'ye. Ama telefon trafiği devam eder. Bu arada kadın Hama Ali'yi İstanbul'a getirmenin yollarını arar. Birlikte nasıl bir hayat kurabilirler diye hayaller kurar. Ama en sonunda da onu görmeye karar verir ve yola düşer. Bu da ABD'nin Irak'ı işgal ettiği döneme denk gelir. Habur'dan geçemez sınır kapalıdır ve İran'da buluşmaya karar verirler. Bu yolculuğun hikayesini anlatır film." Sezonun en ödüllü filmi 'Gitmek'in başrol oyuncusu ve senaryo ortağı Ayça Damgacı böyle anlatıyor filmin konusunu.
Mevzuya bakınca bir aşk filmi hayal etmek mümkün. Ancak 'Gitmek' her ne kadar nadir bulunur bir aşk hikayesinden yola çıksa ve merkezdeki konusu bu da olsa bir aşk filmi değil. 'Gitmek'in güzel tarafı aşk filmi olmayışı.

Ayça Damgacı aynen anlattığı gibi Adıyaman'da film setinde tanışmış ününü 'Kuzey Irak'ın Kadir İnanır'ı değilse de Rutkay Aziz'i' diyerek anlattığı Hama Ali'yle. Olaylar aşağı yukarı Ayça'nın film özetindeki gibi gelişmiş ancak Ayça'nın yolculuğuna birebir bağlı kalınmamış. Hüseyin Karabey'in bölgeyi ziyaretleri sırasında gördükeri ve tanıştığı insanların hikayeleriyle birleştirilmiş Ayça'nın hikayesi.
Sonra 'bir Türk kızı bir Kürt oyuncuya aşık oluyor' diye, 'böyle kritik zamanlarda' 'hoş olmaz' diye film İsviçre'de düzenlenen ve konuk ülkenin Türkiye olduğu festivalden çıkarıldı. Bunu yapan da Kültür Bakanlığı'nın dış işlerinden sorumlu şahıstı. "Kültür Bakanlığı bu filmi her aşamada destekledi. Önce çekilmesi için bir para verdi sonra kopyalar için, yurtdışında katılacağı festivaller için vs. Bu konuda desteğini esirgememiş bir merciden bir gün böyle bir ses yükseliyor. Aslında sadece bir kişi bu. Ama Tanitim islerinden sorumlu çok kilit bir kişi. Yani onun bir lafıyla film İsviçre'deki festivalden çıkarılabiliyor. Bir yanıyla "alisildik" bir yandan da bir kadın hikayesi olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bu olay. Çünkü bir Türk erkeği bir Iraklı kadını sevseydi 'Ah gönlü kaydı olurdu' ama bir Türk kızı bir Kuzey Iraklı'yı sevince bu Türk kimliğini zedeleyici, yani "yurtdışında itibarımız haysiyetimiz bu şekilde temsil edilmez"e geliyor. Bu da, filmin bir kadın hikayesi olduğunun bir kez daha altını çizmiş oluyor."
Filmi seyretmeden önce filmin ideolojisine aykırı olabilecek hiçbir fikre sahip olmadığımdan filmin aslında Kürt konusuna yaklaşımın genel yaklaşıma olan farkını fark etmedim. Ama eve gelip de daha önce yapılmış röportajları ya da film hakkında yazılmış yazıları görmeden de dank etmedi. Türkiye'de insanlar Kadıköy'de Fener maçına giderken PKK karşıtı sloganlar atıyorlardı! Öyle ayaküstü! Nefret köklüydü ve her an insanların aklında taptazeydi.
"Kürtlerle ilgili bir ses var insanların kulağında. Bir Kürt nasıl konuşur? Bazıları onu çok karikatür yapıyor. Bazıları daha az. Ama Güneydoğulu deyince insanların aklına belli bir aksan geliyor. İşte hep kızgın ağa, mağdur anne, hep böyle tiplerle sınırlı Güneydoğu hikayeleri. Bu klişelerden de kurtarmak gerekiyor. Bu coğrafyayı hisettiğim ve gördüğüm gerçekliğiyle anlatabilmek çok önemli bir şey. Çünkü oradaki insanlar aralarında aynı o dizilerde olduğu gibi aksanlı bir Türkçe ile konuşmuyor. Onlar kendi aralarında bakkala giderken ya da kendi aile problemlerini konuşurken hatta bizim yan inşaatta ustalar kapıyı nasıl takıp sıvayı nasıl çekeceklerini konuşurken Kürtçe konuşuyorlar. Eğer bir hakikat varsa insanların birbirleriyle nasıl konuştuklarını düşünürsek, o komik aksanla değil kendi dillerinde yapıyorlar. Tamam altyazıyla dizi yapılacak değil ama sinemada illa ki bir gerçeklik duygusu aramak lazım. Bu kaygılardan ve klişelerden kurtulmak lazım. Bu konuda bizim filmin çok yol aldığını düşünüyorum. Sokakta başka bir dil yankılanıyor ve hiçbir "turk"de ağzını açıp bir şey diyemiyor. Çünkü kapıyı monte etmek için o dilde tarif etmesi gerekiyor ustanin."
'İlişki için ya da film için hiç beklemediğin bir tepki aldın mı' diye soruyorum. Çünkü hikaye hassas ve bir Kültür Bakanlığı çalışanının verdiği tepkiyi herhangi birinin de verebileceğini hiçbir yerden değilse maça giderken atılan sloganlardan biliyoruz. "İlişkide hiç olumsuz bir tepki almadım. Hiç olmadı öyle bir şey. Filmi de izlemiş insanların yüzde doksanı çok iyi şeyler söyledi hep" diyor. Herkesin etrafında kendi gibi insanlar olduğundan herkes dünyayı kendisi gibi zannedebiliyor. Ama gitmeye sonra da yolculuğun hikayesini herkese açmaya kalkışınca insan çıplak gerçekle karşılaşıveriyor. Karşılaşması da gerekiyor.
Filmle ilgili Ayça'nın hissiyatına gelince "İnsanlar filmi çok içten buluyorlar. Samimi buluyorlar. Kusurlarından bahsediyorlar filmin tabii ama en önemli şey içtenlik samimiyet ve hikayenin içine girmeleri, hikayenin onlara bir şey hissettirmesi bir gerçeğe işaret etmesi. Benim için bir sanat eserinde en önemli olan ilk beş maddeden geçer oy alıyor. O çok önemli bir şey" diyor.
'Peki o yolculuğa çıktıktan sonra neler değişti? Bunu da bilmiyordum vay be dediğin ne oldu?': "Bilgi bazında değil de daha çok duygusal empati bazında cevaplayabilirim bunu. Mesela çekimlerde sınırda konuştuğumuz bir anne var filmde. Hatırladığım kadarıyla bir oğlu ölmüş bir oğlu da hapisteydi o annenin. Gösterilerde yere düşmüş asker yüzünü tekmelemiş dişlerini orada kaybetmiş. Bu çok acılı bir anne. Bütün bunları anlattı. Benim için çok etkileyiciydi. Aslında ben bütün bu söylediklerini takip etmiyor muyum basından? Bilmiyor muyum? Kendi çapımda tabii ki biliyorum ama böyle bir anneyle tanışmak konuşmak başka bir şey. Hikayesinin yanısıra o acının onun yüzünü elini nasıl etkilediğini görüyorsun. Bekar odaları çok etkiledi beni tabii ki. Daha önce Hüseyin'in bir belgeseli vardı. Ama oraya gitmek o insanlarla tanışmak başkaydı. Ki Hüseyin o çekim yaptığımız yerin aslında bazı bekar odalarına göre iyi durumda olduğunu söylemişti. Bazılarının penceresi yok, yosun tutmuş bir odada on kişi. O gayri insanı koşullarda oranın havasını soluyup orada bir şeye değmek o objelere ve insanlara değmek hiç küçümsenmeyecek bir tecrübeydi benim için. Bir de Güneydoğuda insanların konuşmak söz almak kendini ifade etmek için ne kadar istekli olduğunu gördüm. Çok tatlılardı. Halk son derece yardımcı ve sıcak. İran'da da keza öyle. Oyuncular geliyordu. Figürasyon için bile çok yetenekli oyuncular geliyordu. Çok yetenekli oyuncular var. Hayatı çok iyi tanıyorlar. Doğudaki insanların hayatla bağları çok kuvvetli. Dolayısıyla arada asılı ne yaptığını bilmez bir durum yok. İran'da özellikle."

'Gitmek' bugüne kadar dünyanın çeşitli yerlerinde prestijli festivallerden ödülle döndü. Filmle ilgili haberler basında sıklıkla yer aldı. Ancak bu cuma ikinci haftasına giren film fazla seyirci toplayamadı. Aslında film yapabileceği her şeyi yapmış senenin en ödüllü Türk filmi olmuştu.
'Gitmek' kelimesinin insanda uyandırdığı ilk hisler negatif. Ancak filmde, 'gittikçe' karşılaşılan gerçekler sevimsizleşse de 'gitmek' baştan sona pozitif bir anlama bürünüyor. Gitmeyenlerin sadece gitmemekle kalmayıp aynı zamanda kimseyi bir yere -örneğin İsviçre'ye- de göndermediği ortada. Bütün bunlar ışığında 'Gitmek'e gitmemek için sebep yok.

23 Kasım 2008 Pazar

"Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi."


murat uyurkulak'ın 'Zorn' adıyla almanca'ya çevrilen 'Tol'u amazon.de'de 2008'in en çok satan türk edebiyatı eseri olduğu gibi dünyanın ennnnn havalı dergisi Der Spiegel de yazarı 'yükselen genç yazar' olarak tanıttı. kitabın alamancası'nın kapağına ulaşamadığımızdan (ben ve kapağa daha ciddi işler için ihtiyacı olan bikaç kişi daha) 'almanca kapağa en yakın ne ola ki?' dedim. heralde türkçesinin kapağıdır diye de kendimi cevapladım.

burda gerekli haber bitişi: 'Tol' ilki 2002 yılının eylül'ünde olmak üzere metis yayınları'ndan dört baskı yaptı. Roman 2007 yılında almanca'ya çevrilmişti.

(evet erman dünyanın ennnnn havalı dergisi vanity fair diil der spiegel'dir. evet bu kitap mel'e bi sonraki hediyemdir)

20 Kasım 2008 Perşembe

Garaj’a ‘groove’ yağdı

‘Unutulmayacak bir konser’ yaşatan sanatçıları sık sık duyarsınız. O sanatçılar 19 Ekim akşamı Amp Fiddler konserini izlemiş olsalardı, dönüp kendilerine şöyle bir daha bakarlardı. Her üyesi birbirinden bir numara olan orkestrası ile efsane Parliament’in kendini farklı projelerde defalarca kanıtlamış üyesi Joseph Amp Fiddler, önceki akşam, Garajİstanbul’da seyircilerinin önünde yeni bir vizyon açtı. Konser öncesinde yaptığımız röportajda Amp Fiddler, Türkiye’ye çağırılmış olmasının sebebini bile tam olarak kavrayamamış görünüyordu. Ama groove her yerde groove! Özellikle konu işin ustası Amp Fiddler olunca, Garajİstanbul daha ikinci şarkının sonunda çoktan havaya girmiş, kendisi de karşısında çok mutlu edebileceği bir seyirci olduğunu anlamıştı. Öyle ki, bir ara bize, ‘Çok tanrısalsınız, sizi seviyorum, titreşimleriniz ruhuma dokunuyor’(‘Soul Devine’ şarkısının sözleri) bile dedi. Gece boyunca aldığımız en şaşırtıcı bilgiyse taş çatlasa 35 gösteren bu adamın, 52 yaşında olduğuydu. E tabii, groove’un sağlığa faydalarından bizi de mahrum bırakmadı: Bütün gece kendimizi anlamsızca gülümserken bulduk. Konserin sonuna kadar seyirciden bir an bile kopmayan Amp Fiddler, bir Parliament şarkısıyla başlasa da, kendi albümlerine ağırlık vererek heyecanla beklediğimiz bütün şarkılarını, ‘I Believe in You’, ‘Right Where You Are’ı hatta ‘I Believe’, ‘Faith’, ‘Superficial’ ve ‘If I Don’t’u arka arkaya çaldı. Biz de, Motown’ın merkezi sayılan Detroit’ten gelen ve hakkında nadiren birinci ağızdan bilgi alabildiğimiz funk ve soul camiasının önemli bir üyesi olan Amp Fiddler’a merak ettiklerimizi sorduk.

Efsanevi funk grubu Parliament’te George Clinton, Bootsy Collins ve Bernie Worrell gibi isimlerle çalıştınız. Bu bugüne kadarki müziğinizi ne derece etkiledi?
Parliament’le çalışmak benim için çok önemliydi. Çünkü hayatım boyunca onlarla çalışmak ve bir soul sanatçısı olmak istemiştim. Onlar dünyanın en iyi funk grubuydular. O şansı yakalamak için çok çalıştım. O kadar çok şey öğrendim ki onlardan. Bu akşam bütün deneyimlerimi burada sergileyeceğim.

Başka kimlerden etkilendiğinizi söyleyebilirsiniz?
Sly and the Family Stone, Beatles, Jimmy Hendrix, Bob Marley and the Wailers ve ismini sayamayacağım kadar çok caz müzisyeni. Farklı tarzlarda müzik yapan birçok sanatçıdan etkilendim. Benim müziğim de sadece funk değil, birçok türün karışımı.

İlk albümünüz ‘Waltz of a Ghetto Fly’ ile arkasından gelen ‘Afro Strut’ arasında nasıl farklar var? Bana ‘Afro Strut’ta müziğiniz daha olgunlaşmış gibi görünüyor. Birinci albüm sanki biraz daha karanlık.
İkinci albüm bence de daha olgun. Zaten ben de artık olgun bir adamım. Benim için neyin olgun, neyin daha çok gençlikte kalması gerektiğinin ayrımını yapmak çok önemli. Birincisi olgun değildi demiyorum ama kesinlikle daha karanlıktı. Ben de o zamanlar daha karanlıktım. İkincisini yaptığım dönemin kendisine odaklanabildim. Ama ‘Waltz of a Ghetto Fly’da birçok dönem içiçeydi. Onun içinde geçmişten getirip o gün yaptığım müziğe uyarladığım birçok şey vardı. İkincisi daha mutlu, ikincisini yaparken ben de daha mutluydum.

Peki, soul ve alt türlerinin bir türlü şu Amerika’dan dışarı çıkamadığını düşünüyor musunuz? R&B ve Rap Amerika’dan çıkıp bütün dünyanın ilgi gösterdiği birer müzik türü haline geldiler ama Soul’da aynı şey söz konusu değil.
Bence bu tamamen pazarlama stratejilerine ve aslında radyoları kontrolü altında tutan büyük plak şirketlerine bağlı olan bir şey. Çünkü dinleyicilerin ve özellikle de gençliğin kulakları radyonun kontrol altında. Hiphop şu anda dünyada en çok dinleyicisi olan müzik çünkü dünyadaki bütün radyolarda o çalıyor. Ama soul müziği oralarda duyamazsınız.

Yakın zamanda Bilal, internete çok erken düştüğü için albümünü yayınlamamaya karar vererek hayranlarını hayal kırıklığına uğrattı. Ama diğer taraftan Radiohead gibi bir grup çıkıp albümlerinin satışını internetten yapmaya karar veriyor ve fiyatı dinleyici kendisi belirliyor. Yani eğer isterlerse albüme bedava sahip olabiliyorlar. Siz mp3’ü bir tehdit olarak görüyor musunuz?
Öncelikle işin dışarı sızmaması konusunda çok dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum. Zamanından önce internete düşmüş bir albüm tabii ki sanatçının bütün programını altüst edebilir. Ama bence internet sanatçı için çok avantajlı bir ortam. Çünkü internette konu müzik olunca, birçok olanağınız var. Bedava download’lar var veya bir şarkıyı ücret ödemeden dinleyebiliyorsunuz. Sanatçılar şarkılarını bedava internete koyabiliyorlar. Bence artık gelecekte olduğumuzu düşünerek yeni yollar bulmalıyız.

Yani Radioead’in tarafındasınız?
Evet kesinlikle. Eski kafalılar gelecekten çok korkuyorlar ama bence geleceğe daha açık olmalıyız.

Son sorum; Türkiye’de çalmak sizin için ne ifade ediyor? Türkiye’de neler dinlendiğine dair bir fikriniz var mı?
Türkiye’de çalmak benim için çok önemli çünkü neden burada olduğuma dair hiçbir fikrim yok ve insanların beni izlemeye gelip gelmeyeceğinden bile emin değilim ve umarım bunu söylediğim için pişman olurum. Türkiye’de benim müziğimi çaldıklarını pek sanmıyorum ve bu yüzden doğru anlaşılacağımdan da emin olamıyorum. Bütün bu sebeplerden dolayı, bu benim için tamamen yeni bir deneyim. Beni buraya kim neden getirdi bilmiyorum, belki sen bana bu konuda yardımcı olabilirsin.

Aslında ben de çok emin değilim. Türkiye’de düzenlenen caz festivallerinde kaç kişinin bildiğinden emin olmadığın birçok sanatçı getiriliyor çünkü zaten burada Amerika’daki gibi büyük bir caz dinleyen kitle yok ama bu müziği seven insanlar, iyi müzik beklentisi ile bu festivalleri boş bırakmıyorlar. Sizin çok da hafife alınmayacak bir hayran kitleniz var aslında.
Bunu nerden biliyorsun?

İnternetten, web sitelerinden.
İşte dijital müziğin büyüsü! Dünyanın her yerine ulaşabiliyor. Normal şartlarda asla bulamadığın müzikleri bulup, bambaşka türler dinleyebiliyorsun. Dijital müzik olmasaydı ben şu anda burada olamazdım.

(bu yazı hiçbir yerde yayınlanmamıştır. yayınlayacak insan beklemektedir.)

19 Kasım 2008 Çarşamba

Fikir özgürlüğü insanın en değerli varlığı değil mi yani? - Maria Rosa Cutrufelli / Olympe

1789 yılında başlayan Fransız Devrimi’ni, 1793 yılında, Fransızca'da ‘La Terreur’ adı verilen şiddet olayları ve giyotin cezaları dönemi takip etti. Aydınlanma çağındaki gelişmelere dayanan ‘milliyetçilik’, ‘vatandaşlık’ ve ‘satılamaz haklar’ gibi konuların tartışmaya açılamaması, bu zaman içinde ‘devrim düşmanlarını’ yaratmıştı. 1793 yılı, tarihte, ‘giyotin’le özdeşleşen bir yıl oldu. Kral 16. Louis, Kraliçe Marie Antoinette ve devrimin diktatörü Robespierre, bu yıl içinde giyotinden geçirilen binlerce isimden yalnızca birkaçı.

Fransız Devrimi’nin kendinden başka herkesi düşman gören ‘Jakoben’ anlayışı, giyotin cezasına çarptırdığı insanların söylemek istediklerini dinlemeyi bile reddediyordu. Ancak fikirlerini söyledikleri için insanlar öldürüldüyse de, fikirler giyotine çarptırılamadığı için, yaşamaya devam etti.

Maria Rosa Cutrufelli’nin romanı ‘Olympe’te, gerçek hikâyesini anlattığı Olympe de Gouges da, devrimi ilk başlarda, büyük bir heyecan ve mutlulukla karşılamış bir gazeteci ve oyun yazarıydı. Ancak ‘ihtilal, kendi çocuklarını yemiş’, heyecanını, devrimin kadınlara hiçbir yenilik getirmediğini görünce yitiren de Gouges’u, 1793 senesinin 3 Kasım’ında, tezahüratlar eşliğinde, ölüm cezasına çarptırmıştı.

Olympe de Gouges, 1791 yılında, Fransız Devrimi’nin temel taşlarından olan ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ne karşı bir bildiri yayımladı. Türkçeye ‘insan’ olarak çevrilen kelime aslında yalnızca erkekleri kapsayan bir düzene işaret ediyordu. De Gouges ise, ‘Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni, Kraliçe Marie Antoinette’e yazılmış bir mektup olarak düzenledi ve elbette ki, ‘deli’ olarak damgalanması geç olmadı. Jakobenler’e göre kadınların tek görevi evlerinde oturup devrimin, bir gecede yenisini kurabileceğini iddia ettiği düzenin devamı için çocuk yetiştirmekti.

Ama de Gouges’un sesini yükselttiği tek konu hemcinslerinin sorunları değildi. O, kadının her konuda fikrini söylemeye hakkı olduğunu, 1793 yılında yayımladığı ‘Üç Oy Sandığı’ bildirisiyle göstermek istedi. Ancak sonunu getiren bildiri de bu olacaktı. Yönetimin şeklinin, silahla değil oy sandığı kullanılarak belirlenmesi gerektiğini savunan bu bildiri, ismini, de Gouges’un sunduğu üç alternatiften alıyordu.

“Tehlike içindeki vatanımız adına, Fransa’nın her bölümüne, Meclis Başkanı’nın kürsüsünün üzerine, üç adet oy sandığı konulmasını teklif ediyorum. İlk sandıkta ‘Cumhuriyetçi Devlet’, ikincisinde ‘Federal Devlet’, üçüncüsünde ‘Monarşik Devlet’ yazılsın. Gene tehlikedeki vatanımız adına Başkan, bu üç yönetim şeklinden birisinin özgür ve bağımsız bir şekilde seçilmesini isteyecektir. Yaptıkları seçimlere her zaman sahip çıkmış Fransızlara da bölgenin alışkanlıklarına en uygun, en iyi gelen yönetim şeklini gizli bir oylamayla belirlemek kalacaktır. Çoğunluk kazanacaktır” diyordu de Gouges bildirinin içeriğini açıklarken.

Feminizmi (kadının boşanma hakkı, evlilik dışı cinsel ilişki hakkı vb.), demokrasiyi savunan, köleliğe karşı çıkan Olympe de Gouges’un öldürülmesi için, devrim mahkemesine göre çok sebep vardı. Ancak bunlardan en öne çıkanı de Gouges’un Kral 16. Louis’nin öldürülmesine karşı çıkmasıydı. Kralı çok sevdiğinden değil, gerçek devrimin ancak, devrim yapıldıktan sonra kralın yaşamaya devam ettiği bir Fransa’da gerçekleşebileceğini düşündüğünden.

Olympe de Gouges’un 14 Kasım’da kaleme alınan ölüm raporu şöyle diyor:

“Hayal gücü çok kuvvetli olan Olympe de Gouges, çılgınlığının doğadan gelen bir ilham olduğu yanılgısına düştü. Devlet adamı olmak istedi.

Dün kanun, bu komplocuyu, kendi cinsiyetine ait erdemleri unuttuğu için cezalandırdı.”

Marie Rosa Cutrufelli’nin romanı ‘Olympe’, Temmuz 1793’te ‘Üç Oy Sandığı’ bildirisi sebebiyle tutuklanmasından, kasım ayında öldürülmesine kadar Olympe’in hayatında, Fransa’da ve bu zamana kadar devrimin etkisi altına aldığı Avrupa’daki gelişmeleri, birçok kadının ağzından anlatıyor.

Bunların arasında Olympe’in kendisinin dışında, oğlunun sevgilisi Hyacinthe’den, koğuş arkadaşı Rosalie’ye, Olympe’i ihbar eden Françoise-Modeste’e kadar birçok ses var. Bu seslerin, o yıllardaki fikir karmaşasından etkilenmemiş olması mümkün değil elbette. Hepsinin düzensizliğe karşı tutumlarında, çarpışan fikirlerin izlerini görmek mümkün.

Olympe bu kadınların hepsinin hayatında çarpıcı değişikliklere sebep oluyor. Bunlardan ilki, kitapta ilk tanıştığımız karakter olan Hyacinthe. Henüz on dokuz yaşında evliliğin eski düzenin bir dayatması olduğunu savunduğu için Olympe’in oğlu Pierre ile evlenmek yerine, onunla beraber yaşamayı tercih etmiş bir kadın Hyacinthe. Ancak kitabın bütün karakterlerinde gördüğümüz bu radikal tavır, yeni bir düzen kurmanın aslında eskisini yıkmakla bitmeyeceğinin bireysel örnekleri de olarak da görev yapıyor.

Hyacinthe, her ne kadar, eski düzene karşı geldiyse de, Olympe, Pierre’le beraber yaşadıkları eve misafir olarak geldiği zaman, ilişkilerini isimlendirme, Olympe’le bu ismin beraberinde getirdiği gelenekler dahilinde bir ilişki kurma ihtiyacını duyuyor.

Olympe’in, annesinin bütün aktif tavrına karşı donanma komutanı olmuş oğlu Pierre’de, Jakoben fikirlerinin yankılarını duymamak mümkün değil. Hyacinthe’in hamileliği sırasında sütle dolan göğüsleriyle gurur guyan Pierre, “Çocuklarını içine çekerek, onları kendi bedeni ve ruhuyla besleyen bir anneden daha güzel ne var dünyada?” diyor. Hyacinthe ise, doğumdan sonra sütünün az olmasından dolayı Pierre’e karşı suçluluk hissetmektn alıkoyamıyor kendini. Her ne kadar “Vücudum anlamak istemiyorsa, benim bir şey yapamayacağımı bilmiyor muydu?” diye sormayı akıl edebilse de.

Olympe’in geleneksel bir anne olmadığını anlamak için, Pierre’in annesine deli muamelesi yaptığını görmeye gerek yok. Kendi annesi gibi, Olympe de, geleneksel olmayan ilişkiler yaşamış hatta böyle bir ilişkiden çocuk sahibi olmuş bir kadın. Kendi davasını, oğlunun işinden olması pahasına savunmaya devam etmiş, bundan da pişmanlık duyuyormuş gibi davranmaya gerek görmeyen bir kadın.

Olympe, Hyacinthe’i, bir ‘hareket’ sembolü olduğu açık yürüyüşlere alıştırıyor zamanla. İlişkileri de yepyeni bir bakışla şekilleniyor: “Yanına gelmek için o kadar yürüdüm ki. Senin o hızlı adımlarından attım ben de. … Oğlunun eşi değilim ben. Paris sokaklarına korku duymadan çıkmayı öğrettiğin o küçük baykuşum. Torunlarının annesi de değilim. Ben Marie Anne Hyacinthe’m. Sanki aynı yaştaymışız gibi, benim on dokuz yaşımın senin kırk yaşınla sohbet etmesine imkan tanıdığın için müteşekkirim sana” diyor Hyacinthe, Olympe için.

Olympe’i ihbar eden Françoise Modeste ise, Hyacinthe gibi cahil olsa da, değişikliğe en azından babasının savunmadığı bir değişikliğe, açık olmadığını göstererek, hem Olympe’e, hem de Hyacinthe’e karşıt bir karakter çiziyor. Onunla ilk olarak Fransız İhtilali’nin en önemli figürlerinden biri olan Jean Paul Marat’nın cenazesinde karşılaşıyoruz. Françoise Modeste, bugünün eşitsizlikten yakınan kadınına yabancı bir karakter değil. Kadın erkek eşitsizliğini düzenin temel taşlarından biri olarak gören, kadınlarla erkeklerin devrim sürecinde ve sonrasında, cinsiyetlerine göre ayrı görevler üstlenmeleri gerektiğine inanan ondört yaşında bir kız çocuğu aslında Françoise Modeste. Babasının mesleği –ilan yapıştırmak- dolayısıyla, vatanı beklediğine inanıyor.

Özgür olmayı her şeyden çok istese de, özgürlüğün yolunun erkekleşmekten, yani sistemle bir olmaktan geçmediğinin farkında olmaksızın, kadınların özgürlük haklarının savunucusu Olympe’i bir vatan haini ilan ediveriyor. Bu, babasının onayını almak için her şeyi yapabilecek kızın anlatımında, büyük meselelere yalnızca tek bir açıdan bakmayı becerebilen Jakobenler’in tabularının ne kadar çocukça olduğunu görmemek imkansız. Oysa, Françoise Modeste’e göre, kendisi ‘bir vatansever, ispiyoncu değil’.

Devrimin koruyucularını ise, Olympe’in yardımcısı Justine, “Halles’deki satıcı kadınların önünden geçerken hayatında hiç kadın görmemiş bir delikanlı gibi, birinin göğsüne ötekinin kalçasına dokunan beyaz saçlı ihtiyar” komiserler, hapishane görevlisi Marion ise, askerden kaçmak için hizmetçisiyle evlenen hapishane müdürleri olarak tanımlıyor.

Françoise Modeste gibi, kadınların karşısında duran kadınlarla bile çarpışmak zorunda kalan feminist fikirlerin savaşı devam ediyor. Devrimin yarattığı tabuları savunanların, tehdit olarak gördükleri her yeni sesi susturmak için, ölüm cezası dahil, ellerinden geleni yapmalarını meşrulaştıran düzen, hâlâ yabancısı olduğumuz şey değil. Bunlara karşı sürdürdüğü ayaklanmayı şöyle savunuyor Olympe de Gouges:

“İnsan ruhunun ürettiklerini mi sorgulamak amacınız? Fransa için yaptığım iyi ve önemli şeyleri unutup komedilerimden birkaç cümle seçerek beni suçlamanız bir zorbalık değil mi? (…) Fikir özgürlüğü bir ütopyadan, bir olguya verilen içi doldurulmamış bir tanımdan mı ibaret? Anayasanın yedinci maddesinde belirtildiği gibi, insanın en değerli varlığı değil mi yani?”

(Virgül Dergisi Ekim 2008 sayısı)


Facebook’taki ben, ben miyim?


Facebook’taki ben, ben miyim?

Amber’08 hayatımızın her alanında kullandığımız teknolojinin sanatla birleşmiş hali. Dijital teknolojiyi kullanarak farklı bir sanat anlayışını aktaran festivale 60’ı aşkın yabancı sanatçı katılıyor

İSTANBUL - Bu yıl ikincisi düzenlenen amber08 Festivali 7 Kasım’da başladı. 2007’nin şubat ayında araştırmacı, akademisyen, sanatçı dansçı kompozitör ve elektronik gibi çok disiplinli bir grup tarafından kurulan Bis’in (Beden İşlemsel Sanatlar Derneği) sanat ve teknoloji buluşması alanında yürüttüğü çeşitli faaliyetlerden biri olan amber08’i sanat yönetici Ekmel Ertan’la konuştuk.
Ertan festivali düzenleme fikrini şöyle anlattı: “Giderek daha fazla hayatımızın içerisine giren teknolojinin standart iş yapma formları dışında da kullanılabilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bizim esas hedefimiz teknolojiyi sanatsal bir ifade biçimi olarak kullanabilmek.”
Festivalde daha çok Avrupalı sanatçıların işlerini görmek mümkün. Bunun sebebini Ekmel Ertan “Zaten Türkiye’de dijital teknolojilerin sanat alanında kullanılmasının tarihi son on yıl” diye açıklıyor. “O gelişimi hızlandırmak Türk sanatçıları da görünür kılmak istiyoruz” diye de ekliyor.
Festivalin bu seneki teması ise ‘İnterpasif Persona’. Bu temayı seçişlerinin sebebini şöyle açıklıyor: “İnteraktif çok basit bir kelime oyunuyla ‘interpasif’ oldu. ‘Persona’ da elektronik ortamdaki temsiliyetimiz. Yani bütün bu interakitivite, yeni teknolojiler vs bizi nasıl bir kimliğe büründürüyor, elektronik ortamda ya da bu medya üzerinden bulaştığımız insanlarda nasıl bir temsiliyetimiz var? Facebook’taki ben nasıl bir benim? Dolayısıyla bu etkileşim yani interaktivite dediğimiz şey bizi nasıl dönüştürüyor? Öte yandan bir tane mesaj yollayarak bir çocuğa yardım edebiliyorsunuz. Bu nasıl bir sosyal, vicdani rahatlık sağlıyor size? Ya da bu ne kadar gerçek? Ne kadar aktif bir vatandaşsınız ya da insansınız? Yoksa bu anlamda da bir pasifizasyon mu söz konusu? Yani her şey sizin elinizin altında ve makineler sizin için yapıyor her şeyi ve biz giderek daha vasıfsız daha atıl bir hale mi dönüşüyoruz?” Daha sonra ‘İnterpasif persona’ kavramının Robert Pfaller’ın 1995’te ortaya attığını görmüşler ve kendisini buraya davet etmişler.

Tema tartışılıyor
Temaya göre iş sipariş etme olanakları olmadığından temanın en büyük destekçisi seminerler. 8 Kasım’da Barbara Musil, Mathias Fuchs, Mladen Dolar, Robert Pfaller’ın katılımıyla düzenlenen ‘İnterpasif Persona’ semineri 15 Kasım’da İstanbul Modern’de gerçekleşecek ve Bojana Kunst ile Zeynep Gündüz’ün katılacağı ‘Yeni Medya ve Performans’ semineri izleyecek.
Geçen sene çok daha küçük bir bütçeyle düzenlenen festival bu sene İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndan üç senelik bir destek alınmış. Böylece iş ve mekan sayısı artmış. Akbank Sanat, BM Suma, Çatı Dans Stüdyosu, Cihangir Çocuk Parkı, Çıplak Ayaklar Stüdyo, City’s Nişantaşı, İndigo, Istanbul Modern, Sümerbank Binası ve Talimhane Tiyatrosu festivalin bu seneki mekanları. Bunlardan Karaköy Bankalar Caddesi’ndeki Sümerbank Binası, Gamerz sergisini ağırlıyor. BM Suma’da alternatif yerleştirmeler var, talimhanede ise gösteriler yapılıyor. ‘Gamerz’, bir etkileşimli oyunlar sergisi.
Sergide izleyicilerin farklı ve etkileşimli oyun konseptlerini oynayarak deneyimleyebiliyor. “Hem farklı çalışma biçimlerinin, hem de çok disiplinli çalışma alışkanlıklarının kazanılması açısından atölyeler çok önemli” diyor Ekmel Ertan. Bu sene beş atölye çalışmasına yer veriliyor. Bunlar ‘Dansta Hareket İzleme’ yani Palindrome atölyesi ‘Filmi Ara’ atölyesi ‘MoCap’ ‘Çip Müziği’ ve ‘Dinamik Desenler’ atölyesi.
Palindrome atölyesini düzenleyen grup 90’lar’ın ortalarından beri dans ve teknoloji alanında çalışan öncü gruplardan biri. ‘Dinamik Desenler, Reaktif Bedenler’ ise etkileşimli kumaşlarla ilgili bir atölye. Danimarka’dan gelen bir grup, bu atölyede tekstille yeni teknolojileri birleştirerek kumaşları etkileşimli hale getiriyorlar. Tekstil ürününün hem üretilmesi hem kontrol edilmesi hem de sahnede kullanılmasını kapsayan beş günlük bir atölye bu. Bir başka atölye ise ‘Chip Music’. Game boy gibi oyun konsolları ve bir takım ses çıkaran oyuncaklarla müzik yapmak üstüne. Bu iki günlük atölyenin ardından atölyeyi yapan sanatçılar bir de konser verecekler. Bütün bunlardan anladığımız kadarıyla üzre Amber’08 önümüzdeki senelerin en heyecan verici ve kafaları karıştırıcı festivallerinden biri olmaya aday.

(11/11/2008 - Radikal Kültür Sanat Sayfası)

‘Atmosferi olan filmler tabiatıma daha uygun’


‘Atmosferi olan filmler tabiatıma daha uygun’

‘Düzgün filmlerin oyuncusu’ Taner Birsel, ‘Tatil Kitabı’yla izleyici karşısında. Birsel, ‘Oyunculukla ilgili kurtlarımı dökeceğim bir işim hep oldu. Param da. Sinemada proje seçerken bu lüksümü çok kullandım’ diyor

İSTANBUL - Sinemaseverler Taner Birsel’i ‘düzgün filmlerin oyuncusu’ olarak tanıyor. Yakın dönem Türk sineması deyince akılda kalan sahnelerden en azından ikisinde o var. ‘Kaç Para Kaç’, ‘İtiraf’, ‘Bir Kadının Anatomisi’ gibi filmlerdeki performanslarıyla adından söz ettiren Birsel, memlekette yaratılmış en başarılı dizilerden olan ‘Sır Dosyası’ ile te-levizyon izleyicisinin de dikkatini çekmişti. Taner Birsel şu sıralar yılın ödüllü filmi ‘Tatil Kitabı’nda karşımızda.
Seyfi Teoman’ın ilk uzun metraj filmi ‘Tatil Kitabı’ bir taşra hikâyesi. Film aynı ailenin farklı jenerasyonlarına ait dört ferdinin bir yaz boyunca geçirdiği değişimleri konu alıyor: İlkokul öğrencisi Ali (Tayfun Günay), onun baskıcı babası Mustafa (Osman İnan), askeri lisede okuyan büyük oğul Veysel (Harun Özüağ) ve Mustafa’nın büyük şehirde tutunamamış kardeşi Hasan.
Prömiyerini Berlinale’de yapan, İstanbul’da en iyi film seçilen ‘Tatil Kitabı’nın tek profesyonel oyuncusu Taner Birsel’le ‘Tatil Kitabı’nı konuştuk.

Sizi ‘Tatil Kitabı’nda yer almaya çeken şey ne oldu?
Sinemada seçme şansı olan oyunculardan oldum hep. Sinema yönetmen sanatıdır. Oyunculuksa yan ürünüdür. Benim için temel kriter yönetmendir. Varsa yaptığı işlerdir, sonra senaryo gelir ve bu sıralama bazen değişir. Seyfi Teoman’ı ‘Tatil Kitabı’ndan önce de tanıyordum. Onun ‘Apartman’ adlı kısa filmini izlemiş ve çok beğenmiştim. Ayrıca ikimiz de Reha Erdem’i tanıyorduk ve onunla çalışmıştık. Projeye emek verecek diğer arkadaşların hepsi eğitimli, sinema yiyen-içen, deli zekisi insanlardı. Senaryoyu okuduktan sonra bunun bir ‘Çok para kazanma projesi’ olmadığını anladım ve hemen ‘Evet’ dedim.

Filmdeki karakteriniz hakkında ne düşünüyorsunuz? Karakterle kendinizi özdeşleştirdiniz mi?
Ben taşrada büyüdüm. Babam Köy Enstitülü bir cumhuriyet öğretmeniydi. Çocukluğumu ve ilk gençliğimi taşrada yaşamış olmak Hasan karakterine yaklaşmamda çok yardımcı oldu. Rol modeli olacak çok insan tanıdım. Bu nedenle ‘Tatil Kitabı’ senaryosunu okumak, bildiğim, tanıdığım bir şehrin sokaklarında gezinmek gibiydi. Hasan, büyük şehirde başladığı hiçbir işi bitirememiş yenik bir adam. Yarım kalmış bir okul, mutsuz bir evlilik, parasızlık, geçim sıkıntısı. Bunları değiştirecek iradeden yoksun. Bu yüzden taşranın kendine has, güvenli rutinine dönüyor. Baba ocağına, kasap dükkânına. Kasaba konformizmi onu, başarısızlık, tutunamama gibi risklerden uzak tutuyor. Ta ki yeğeni yüzünden bunları yeniden sorgulayıncaya kadar... Yeğeni üzerinden kendi hayatını temize çekme çabasına giriyor, onu yüreklendiriyor. Fakat bu kez de kasaba hayatının ağır çekimli döngüsüne yenik düşüyor.

Amatör oyuncularla çalışmak nasıl bir deneyimdi?
Bununla ilgili hiç endişe duymadım. Oyuncu sinemanın bileşenlerinden yalnızca biri, her şeyi değil... Yönetmen, ışık, optik yanılsamalar, kurgu vs. Oyunculukla ilgili sorunları bertaraf edecek çok katman var. Bu bağlamda amatörlerle çalışmak, kötü oyunculuk alışkanlıklarından, kaprislerinden, rol kesmelerden, şişirilmiş egolardan uzak tuttuğu gibi; filme hiper bir gerçeklik duygusu katıyor. Tabii olarak bu, yönetmenin ve set ekibinin işini artırıyor. Özel olarak ‘Tatil Kitabı’nda çocuk karakteri ve yeğen karakteri büyük ikramiye idi. Anne karakteri de öyle; çok iyi iş çıkardılar ve onlarla oynamaktan büyük zevk aldım.

Zeki Demirkubuz, Reha Erdem gibi kendine has bir atmosfer yaratan yönetmenlerle çalışıyorsunuz. ‘Tatil Kitabı’nda gördüğümüz kadarıyla Seyfi Teoman’da da bu tavır var. Bu gibi yönetmenlerle çalışmak bilinçli bir tercih mi? Öyleyse neden?
Geriye dönüp baktığımda çok filmim yok. Tiyatro kökenli bir oyuncuyum. Oyunculukla ilgili kurtlarımı dökeceğim bir işim hep oldu. Param da. Sinemada seçimlerimi yaparken daha çok bu lüksümü çok kullandım. Hoş, önüme de her gün onlarca senaryo gelmiyor ama şansıma genellikle beni baştan çıkaran heyecanlandıran işlerde, derdi olan, sinema cümlesi olan yönetmenlerle çalıştım. Psikolojik süreçleri, iç gerilimi ve atmosferi olan filmler benim oyunculuk tabiatıma da daha uygun sanırım.

Oyuncu olarak o atmosfere katkı sağlamak için ne yapıyorsunuz? Bu atmosfere katkı sağlamak zor mu?
Yönetmenin yarattığı atmosferin bir parçası olmaya, çizdiğim karakterin bu atmosferde soluk alıp vermesini sağlamaya çalışırım. Sinemada arızalı karakterleri, anti kahramanları severim. Bir sonraki adımda yaratacakları sürprizleri, çocuksu bir merakla izlerim. İnsan denen varlığın karanlıklarında dolaşmak korkutucu ve eğlenceli gelir bana.. Tutkulu bir hayalperestin tehlikeli denemeler yapması gibi. Benim için bu tür oyunculuğun en çekici yanı budur diyebilirim.. Yüzlerce bardak kahvenin ve sigaranın tüketildiği zor ama eğlenceli bir süreçtir

‘Tatil Kitabı’ diyalogdan ziyade görüntü ağırlıklı oluşuyla seyirciye düşünmesi için boşluklar bırakan bir film. Sizce bu seyirci için özgürleştirici mi yoksa kısıtlayıcı mı?
Tabii ki özgürleştirici bir seçim bu. Sadece sinemada değil hayatın her alanında dayatılan, dikte ettirilen şeylere karşı alerjim oldu. İzleyicinin hayal gücüne güvenmeyen bir sanat eseri miadını o an doldurmuştur benim için.
Ekşi Sözlük’ten gördüğüm kadarıyla sevenleriniz reklamlarda oynamanızı eleştiriyor.
Ne diyebilirim... Her insanın hayır diyemeyeceği bir ‘ahlaksız teklif’i vardır. Ben de onlara ‘Bu değirmenin suyu nereden geliyor?’ diye sorabilir miyim..

Aynı zamanda ‘Devrim Arabaları’ filminin de başrolündesiniz...
Dönemin siyasi konjonktürüne yenik düşmüş, Cumhuriyet tarihinin en önemli projelerinden biri. ‘Şu yürümeyen ilk Türk otomobili’ önyargısını kökünden değiştirecek bir film. Olağanüstü bir kast ve emek veren yüzlerce insan. İnşallah hikâyesini anlattığı insanların kıyasıya çabaları gibi bu film de siyasetin gölgesinde kalmaz. Yönetmenimiz Tolga Örnek’e ve katkısı olan bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim. 24 Ekim’de sinemalarda gösterilecek ve muhtemelen en çok seyirciyle buluşan filmim olacak.

‘İki işi aynı anda yapamam’
‘Sır Dosyası’ oldukça hayranı olan bir diziydi. Daha sonra neden televizyon dizilerinde rol almaya devam etmediniz?
‘Sır Dosyası’ ilk Türk paranormal polisiyesiydi. Negatif çekiliyordu, çok pahalıydı ve çok emek istiyordu, sürmedi. Dizilerde çalışmayı sevmiyorum. Bitmeyen kooperatif taksitleri gibi. Öde öde bitmiyor. Ben aynı anda birkaç iş yapamam. Yaptığım bir dizinin de yeni bir sinema filmi olasılığını engellemesini istemem. Ayrıca Bodrum’daki evimden ve yaşantımdan uzun süre ayrı kalamam.

(19/09/2008 - Radikal Kültür Sanat Sayfası)

Tam şurana oturan o his var ya...


Tam şurana oturan o his var ya...

Bir gün Myspace’te bir şarkı beliriverdi ve Yasemin Mori alıp başını yürüdü. ‘Hayvanlar’ adlı ilk albümü çok beğenilen Mori, ‘Yapmak istediklerimi yapmak için çok zaman harcadım. Ama sonunda kafamın karışıklığını dindirdim. Demek ki elinde gerçekten inandığın güçlü bir şey varsa başarabiliyormuşsun’ diyor

İSTANBUL - Her gün bir Duman, bir Hayko Cepkin, bir Yakup çıkmıyor memleketten. Fakat günün birinde Myspace’te bir şarkı beliriverdi. Şarkı ‘Aslında bir konu var’ diye başlıyordu. Öyle her şarkı ‘Aslında bir konu var’ diye başlamaz. (Aynı önermeye göre şahsi kanaatim kapağına bakıp kitap da alınabileceği yönündedir.)
Bu şarkının sahibi Yasemin Mori, belli ki gayet eğlenceli bir ailenin içinde büyümüş. Halinden tavrından ve anlattıklarından bunu çıkarmak mümkün. Müzik işine nasıl girdiğini sorunca ilk olarak ailesinin müzik sevgisini anlatmaya başlıyor. Özellikle kendisinden on yaş büyük olan ablasının müziğe yönlenmesinde çok etkisi olmuş.
Yasemin’in bu işe gönül vermişliği öncelikle basın bülteninden anlaşılıyor. Basın bülteninde Queen ve kendisi adına daha ümit vaad edici bir referans olan Morrissey’in yanında Siouxsie and the Banshees’i görünce bu kıza bir bakmak gerektiği açık oluyor.
Aklında hep müzik varmış. Ama kendi gruplarını kurmaya çalıştığı lisenin bitmesiyle aynı zamanda resimle de uğraştığından grafik tasarım okumaya karar vermiş. “Bir sanat okulunda okuyayım genel bir sanat eğitimi alayım. Belki grafik tasarımcı olmam ama orada neler oluyor bakayım tadını çıkartayım okurken müzikle de ilgilenebilirim” diye düşünmüş.
Okuldayken daha ziyade ilüstrasyonlar yaparak kendi çizgisini geliştirmeye çalışmış. Ama grafik tasarımcı olmak istemediğine de karar vermiş. Aklında hep müzik varmış. Okulun son senesinde bir şarkı yapıp bütün projesini ona dayandırmış. Bu işi yaparken o sırada Ankara’da askerliğini yapmakta olan Emre Irmak’la tanışmış. İstanbul’a gelip şarkıyı beraber kaydetmişler. “Bir şarkı var oldu” diyor, “Ama ne yapacağım hala belli değildi. Projenin ucu açıktı. Grafik tasarım projesiyim demiyor. Herhangi bir projeyim ben ve bir şey demeye çalışıyorum dünyayla ilgili.” Bu süreç içinde her şeyi birleştirmek aklına yatmış. ‘Anlatmak istediklerimi nasıl daha iyi anlatırım?’ sorusunun cevabını böyle bulmuş. Bunun üzerine Emre Irmak’la çalışmaya başlamışlar.

‘Sanata geniş bakıyorum’
Yasemin Mori’nin albüm hikayesi de yılan hikayesine dönenlerden... Bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Uzun sürdü çünkü biz albüm yapacağız diye yola çıkmadık. Biz bir deneyelim bakalım neler oluyor, kendimizi nasıl ifade edebiliyoruz, bunlarla ilgilendik önce. Sonra baktık ki fikirlerimiz uyuyor proje kendi kendine çok rahat yönlendi. “Sonunda albüm yapmaktan başka çare kalmadı gibi oldu. Ama bu işin bu hale gelmesinin uzun sürmesinin sebebi o sırada daha çok denemek istemek tam emin olamamak ve benim de kafamın bazen o tarafa bazen bu tarafa gitmesiydi.”
Peki emin olmak nasıl bir histir? İnsan nasıl emin olur? Bu iki sorunun cevabı aslında Yasemin’in albümünde gizli. Albüm bazen PJ Harvey oluveriyor, bazen Cocorosie’ye benzetilebiliyor ama bütün olarak ‘Hayvanlar’ bir Yasemin Mori albümü. Bu da Yasemin’le ilgili en umut verici şey.
Tabii bu soruları cevaplamak belli ki onun için kolay olmamış. “Sanata çok geniş bakıyorum” diyor. “Her şey olabilir her yöne sapabiliriz diye düşünüyorum. Çok büyük bir iştahla yaklaşıyorum. O zaman da zorlanıyorsun. Şunu yapacağım diyemiyorsun. Bu benim için çok büyük bir konu ve hepsini yapmak istiyorum yavaş yavaş. ‘Nasıl daha iyi yapabilirim?’ diye düşünüyordum sürekli. Kendimi de bulmak için uğraşıyordum bir yandan. Yapmak istediklerimi yapmak için çok zaman harcadım. Ama sonunda kafamın karışıklığını dindirdim.”
Dinlediği grupların gittiği yollar Yasemin’e de yollar açmış. “Ha bur yoldan gidilebiliyor ve neticede böyle bir şey çıkıyor ama ben tam olarak oradan da gitmek istemiyorum. Ben kendi yolumu bulacağım” diye düşünmüş.
Çok Pink Floyd dinlemiş. Ama daha yenilerden Blonde Redhead’in ismini de veriyor. Sonra aniden konu The Beatles’dan açılıyor ve işin özüne doğru kısa ama mutlu bir yolculuğa çıkıyoruz. “Beatles bence dünyanın en harikası” diyor, biraz kendimden de tanıdığım bir abartıyla “Çok müthiş insanlar. Şarkılar o kadar basit ama o kadar iyi çözülmüş ki, işte o kadar.”
Masadan ‘And in her eyes you see nothing. No sign of love behind the tears, cried for no one’ dizeleri yükseliyor aniden. “Çok basit bir şey söylüyor ama bunu öyle bir söylüyor ki şurana (şurası dediği göğüs kafesi) bir şey oturuyor. İnanılmaz bir şey bence” diyor.

Bu kadarını beklemiyordu
“Bana çok fena bi şey oluyo kimseye olmuyo mu bu?” diye soruyorum dizelerin etkisiyle. Onaylıyor. Onaylamasını normal karşılıyorum. Çünkü ‘Hayvanlar’ ilk şarkıdan itibaren (ki bu ‘Aslında Bir Konu Var’ olur) insanın göğüs kafesine ‘Çat!’ diye oturuveren bir albüm. ‘O şurana oturan his’ insanı güzel güzel boğuyor. Çoğu yerde ‘avazın çıktığı kadar bağırma’ hissini de uyandırıyor. Kitabın kapağına (yani o ilk cümleye) bakıp aldığınıza pişman olmuyorsunuz. Bu yazının bu kadar dramatikleşmesinin sebebi de zaten albümün ta kendisi.
“Peki o his senin için temel bir şey mi?” diye soruyorum. “O benim için çok temel bir şey” diye yanıtlıyor büyük bir coşkuyla. “O olmazsa bence hiçbir şey olmaz. Bazen insanlar neler yapıyor diye bakıyorum. Sanki onu hissetmeden başka bir şey yapmaya çalışıyorlarmış gibi geliyor.” Albümün isminin ‘Hayvanlar’ olmasının sebeplerinden biri de bu. “Sadece düşünceyle bir şeye yoğunlaşamazsın. Şuranda hissettiğin şey o kadar önemli bir şey ki onu unutmaman lazım. Çünkü bütün düşüncelerin senin o hislerinden geliyor. Onlar olmasa ne düşüneceksin?”
Piyasaya yeni çıkmış bir müzisyen olarak biraz korkuya kapıldığını itiraf ediyor. ‘Böyle bir şey yapmak ne demek?’ diye düşünüyormuş. “Ama başka şansım yok. Bunu yapmak zorundayım çünkü bunu yapmak istiyorum” diyor. “Çok büyük bir risk alıyorsun ve bu insanı korkutuyor. Şarkının bu kadar yayılacağını bu kadar tutacağını tahmin etmemiştim. Ama öyle olunca ‘Oh ya ben bundan gerçekten hayatımı kazanabilirim’ dedim. Şunu da anladım, demek ki elinde gerçekten inandığın güçlü bir şey varsa başarabiliyormuşsun. İnsanlar çok sevdi şarkıyı ve ona bağlandılar. Çok güzel bir şey bu” diye devam ediyor.

‘Kelimelerle iyi oynarım’
Yasemin Mori’nin kendine has cümleleri var. Şarkı sözlerinde bu cümleleri fark etmemek olanaksız. “Kendini şair gibi görüyor musun?” deyince “Kelimelerle iyi oynayabildiğimi ve kelimelerle kendi yolumun olduğunu hissediyorum. Ama kendimi şair gibi hissetmiyorum. Mesela şiir de yazarım. Haiku falan yazıyorum. O şiiri söylerken bir ses yaratmayı sese yönelik olarak kelimelerle oynamayı seviyorum” diyor.
“Sabit kalsam olur mu?”, “Ah dedi senin durumun fena, ah dedi kalbinde bu neyin acısı?”, “Birileri farkında birileri farketmedi”, “Öldüm bak yerimi bıraktım yarına, yenilerime”, “Bir muz kadar ucuz neyiniz var? Sizi aldık daha neyiniz var?”, “Sür beni sarp kayalıklara oradan aşağısı başka yerin konusu.” Bu albümden sağ çıkmak imkansız.

(09/08/2008 - Radikal Kültür Sanat Sayfası)

Kendini affedebilme meselesi


Kendini affedebilme meselesi

Fatih Hacıosmanoğlu’nun senaristi, oyuncusu, yönetmeni olduğu ilk filmi ‘Taş Yastık’ gösterimde. Hacıosmanoğlu ana karakter Lodos’un bir türlü kendisini sevmeyi ve sevdirmeyi beceremediğine dikkat çekiyor ve ‘Bu nedenle hem kendisine hem çevresine zarar veren birisi o’ diye anlatıyor

İSTANBUL - Fatih Hacıosmanoğlu’nun yönetmeni oyuncusu ve senaristi olduğu bağımsız film ‘Taş Yastık’ cuma günü tek kopyayla Beyoğlu Alkazar Sineması’nda gösterime girdi. Fatih Hacıosmanoğlu liseden sonra işletme okumak uzere ABD’ye gitmiş. Üniversitedeyken önce oyunculuk sevdası sarmış, College of Dupage’de oyunculuk dersleri aldıktan sonra ‘Batı Yakasının Hikâyesi’nde Bernardo’yu oynamış. Daha sonra Dominican University’de sinemayla tanışmış. ABD’de tiyatrocu arkadaşlarıyla kısa filmler çekerek devam etmiş. Mezun olurken 45 dakikalık ‘Destination’ı çekmiş. ‘Tas Yastık’ ise on yıldır onda neredeyse saplantı olmuş bir hikayeymiş. Amerika’da kitapçıda çalışırken aniden ülkesine dönmeye karar veren uyumsuz Lodos’un hikâyesini anlatan filmi Hacıosmanoğlu’yla konuştuk.

Filmin ana karakteri Lodos hayli problemli. Film ise ‘anneme ve babama’ diye bitiyor. Bir nevi günah çıkarma durumu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Yüzeyde öyle görünüyor. Bu metaforlarla dolu şahsi bir film. Dünyanın şu anki haline baktığmızda onun sadece mikro boyutta bir örneğini çıkarmaya çalıştım. Tabii ki annemden babamdan arkadaşlarımdan esinlendim onlar her zaman bana bir başlangıç noktası verdi ama aslında benim derdim benim tutkularımdı. Aynı zamanda beni rahatsız eden şeylerle, hem kendimle hem etrafımdaki şeylerle biraz yüzleşmek, belki biraz hesaplaşmak. Ama tamamıyla bundan ibaret değil tabii. Onu kelimelerle anlatmak biraz zor.

Ortada sürekli kırdığı bir aile varken Lodos’u affetmemiz mi bekleniyor? Çok hırçın bir film olsa da aslında anlatmaya çalıştığımız şey bizim kendi kendimizi affetmemiz. Af da değil, sevmemiz sevebilmemiz. Belki Lodos kendisini bir türlü sevmeyi beceremediği için veya dışarıdan bir sevgi ve onay görmediği için böyle. Çünkü o zaman hem kendimize hem çevremize zarar vermeye başlıyoruz. Aslında başkasından onay görmemiz gerekmiyor bizim varlığımızla özümüzle sağlıklı bir iletişim kurabilmemiz için. Ama bugünkü dünya platformu bunun üzerine kurulu. Daha doğrusu batı ağırlıklı dünya bakışı bunun üzerine kurulu. Birisinden onay gorürsek birisi tarafından sevilirsek ödül alırsak o zaman kendimizi iyi hissediyoruz. Halbuki bütün bunlardan arınıp kendimizle özümüzle barışıp bir yol bulabilirsek bu durum değişecek.

Film boyunca Boğaz’da olduğu varsayılan bir ‘Kayıp Şiir’in bahsi geçiyor. Bu tavır bana Amerika’da bulunmanızın oryantalist bir bakışa neden olduğunu düşündürüyor.
Onu da sorguluyorum zaman zaman. Bu durum aşırı dikkatli adım atmanıza sebep oluyor. Amerika’da oyunculuğun dışında Shakespeare dersleri aldım. Batıda üstü kapalı veya açık bir Hamlet saplantısı var. Bu saplantı bende de oluşunca ben bunu kendi içimde sorgulamak istedim. Hem seviyorum ama Ophlelia’ya yaptıklarından dolayı Hamlet’i affedemiyorum. Bunu irdelemeye çalıştım. Dolayısıyla “Bu Hamlet’i biraz sevelim de Ophelia’lara zarar vermeyelim” dedim. Tabii ki çok komplike bir eser. Bu kadar basit değil. Klişe sayılabilecek ögeler kullandım ama bu riski de göze alarak kullandım.

Peki ilk uzun metraj deneyimi nasıldı?
Dünyanın en büyük çölünü bir bardak suyla geçmek gibiydi. Hiçbir şirket sponsor olmadı sadece bazı yapım şirketleri destek verdi. Finansal anlamda kimse sponsor olmadı. Kültür Bakanlığı’ndan destek alamadık. Tamamen kendi imkânlarımızla çok ciddi özverilerle yaptık bunu. Senaryo aşaması iki yıl sürdü. Çekim ve post prodüksiyon üç-dört yıl. Birçok oyuncu ve ekibin özverisiyle oldu bu iş. Onların dayanışması olmadan olmazdı. Esas masraf post prodüksiyonda oldu. Çok zorlu bir süreçti. Tabii ilk filmi birilerine kabul ettirmek zor. Belki ikinci filmde yapımı üstlenecek birilerini buluruz bulamazsak da kendimiz çekeriz.

Sürekli büyük şairlere göndermeler, şiirlerinden alıntılar yapıyorsunuz.
Üniversite yıllarından beri kendimce bir şeyler yazıyorum. Şiiri de seviyorum. Şiirin devinimini ve ritmini seviyorum. Edgar Allan Poe, Ömer Hayyam, Can Yücel ve Shakespeare gibi sevdiğim şairler filmde de varlar. Dolayısıyla senaryoyu da uzun bir şiir gibi tasarladım. Onun için belki kısmen çekim aşamasında çok fazla dikkatli olmamdan kaynaklanan biraz didaktik bir durum oldu ama Orson Welles, ‘yönetmen dünyaya bir şairin gözünden bakan bir mercek gibi olmalıdır’ diyor. O şiir ritmini elimden geldiğince sinemaya uyarlamaya çalıştım. Bu filmimde birazcık başarılı olduğumu düşünüyorum ama kat etmem gereken biraz daha yol var.

Etkilendiginiz yönetmenler kimler?
Kurosawa’nın ‘Yedi Samuray’ını çok severim. Coppola’nın ‘Siyam Balığı’nı. Godard’ın ‘Nefes Nefese’sini. Terence Malick’in ‘Days of Heaven’ını çok severim. Şiirsel bir filmdir.

Türk yönetmenlerden kimleri seversiniz?
Nuri Bilge’nin ilk işlerinden çok şey öğrendim. Yılmaz Güney’i çok severim. Lütfi Akad’ı çok beğeniyorum.

(22/08/2008 - Radikal Kültür Sanat Sayfası)

Mutevazı olmaya gerek duymadan


Mutevazı olmaya gerek duymadan

İKSV hayalini bile kuramadığımız konserlerle insanı şaşırtıveriyor. Bunlardan sonuncusu Rufus Wainwright’tı. Rufus, konseri öncesi Topkapı Sarayı’nın bahçesinde hayatından 10 dakikayı ayırdı bize

İSTANBUL - Kimileri onu ‘Shrek’in soundtrack’i için cover’ladığı Leonard Cohen klasiği ‘Hallelujah’ ile tanıdı. Kimileri ise nostaljisini yapmaya doyamadığımız Audiogalaxy’ye 1999 yılında düşen parçası ‘Instant Pleasure’ ile. O zamandan beri giderek müzik dünyasındaki gücü arttı. Mesele galiba herkesin söylemek isteyip de nasıl anlatacağını bilmediği bir takım şeyleri insanın içini rahatlatacak kadar net biçimde ifade edişiydi. Bir de bunu sanki herkesin böyle bir yetisi varmış gibi rahat yapışı.

Favori yazarı Thomas Mann
İlk soru: Rufus Wainwright gibi herkesin derdine çare olan şarkı sözleri/şiirler yazan insanlar ne okur? “Çocukken edebiyata çok meraklı değildim” diye cevaplıyor. “Yani ‘Narnia’yi falan okumuştum tabii. Dickens da okurdum. Ama ateşli bir okur olmam 20’li yaşlarımda oldu. Ondan sonra da okuma merakım giderek arttı. Artık aynı anda üç kitap birden okuyorum. Gitgide de daha fazla okumaya başlıyorum.”
‘Favori yazarın’ deyince hiç düşünmeden “Thomas Mann” diyor, “Sihirli Dağ’ı çok severdim.”Performans meraklısı bir insan olduğunu zaten biliyoruz. O da gençken Tennessee Williams oyunları okuyup onları kafasında canlandırdığını itiraf ediyor. Bir de Milan Kundera var. Gençliğinde çok büyük hayranıymış.

‘En iyi şair Shakespeare’
Şiirden bahsetmek isteyince tiyatro yönetmeni Robert Wilson ile Shakespeare sonelerine dayanan bir müzikal projesi üstüne çalıştıklarını öğreniyoruz. “Muhtemelen yaşamış en iyi şair” diyor Shakespeare için. Bir de beklenmedik olmayan bir biçimde Emily Dickinson’ı çok sevdiğini söylüyor, sonra ekliyor: “Eh bir şeyler biliyorum işte ben de.” Mütevazilik yaptığını sanıyorum. Aslında tam tersini yapıyor. Az sonra ‘Rufus’la ilgili önümde yepyeni bir vizyon acılacak.

‘Beğenilmem sürpriz değil’
Soru şu: Elton John sizin için “Yaşayan en iyi şair” dedi. Bu ve benzeri yorumları da sıkça ve oldukça büyük isimlerden duydunuz. Bu sizde bir baskı yarattı mı?
“Hayır” diyor. Gülüyorum. Gülmüyor. Dehşet içinde, “O kadar havalı bir insansın yani?” diyorum. Neyse ki şimdi gülüyor. Açıklıyor: “Hayır çünkü bunu bekliyordum. Albümlerim ve şarkılarım üzerine çok sıkı çalışıyorum. Kendimi çok yoruyorum, yeteneğimi, ruhumu, hayalgücümü, her şeyimi yaptığım iş için harcıyorum. Her şeyimi bu işe veriyorum. Bu yüzden bunu takdir edebilecek başka sanatçılardan da takdir etmelerini bekliyorum. Beğenileri benim için bir sürpriz olmadı ama onurlandım.”

‘ABD o kadar sorumsuz ki’
Rufus Wainwright’ın şarkıları her zaman her şeyle ilgili olabilir. Montreal’le, California’yla, sigara ve çikolatalı sütle, gitmekle, kalmakla... “Başka alanlardan sanatçıların, mesela ressamların, yazarların, oyuncuların beni beğenmesi beni daha çok heyecanlandırıyor” diyor. “Çünkü bu beğeni sadece müzikle ilgili bir şey değil. Ben şarkılarımda hayattan bahsediyorum.”
Bir de tabii erkekler var. Yakın zaman önce Clive Owen’ın konserini izlemeye gelmesi de onu oldukça heyecanlandırmış.
‘Peki bu kadar mevzu arasından en çok neyle ilgilisin?’ deyince, konu Amerika’ya geliyor. Son albümü ‘Release the Stars’ın açılış şarkısı ‘Going to a Town’da ‘Seni seven bir dünyayı kötü emellerine alet ettin’ dediği Amerika için şöyle diyor: “Eğer ABD’de yaşıyorsan ve akıllı bir insansan politikayla ilgilenmekten başka şansın yok. O ülke o kadar çok şeyden sorumlu ve o kadar sorumsuz ki.”
İlgilenmediği konulardan biri müzik! “Tam bir opera delisiyim ve hayatları tiyatroda geçmiş insanlarla konuşmaya bayılıyorum. Ama benim asıl evrenim müzik endüstrisi olmasına rağmen ondan bahsetmekten hiç hoşlanmıyorum. Listelerde kim bir numaraymış, kimin yeni videosu varmış, yeni gruplar kimlermiş vs. bunlar hiç ilgimi çekmiyor. Ama bestecilerin, ünlü oyuncuların ya da şarkcıların, hayatları sahnede geçmiş insanların hayatlarıyla ilgili şeyler öğrenmeyi çok seviyorum.”

‘Orada biraz sürtüşme oldu’
Rufus Wainwright ismi ortaya çıktığından beri müzisyen ailesinden, cinsel tercihine kadar birçok konuyla da en az müziği kadar gündeme geldi. Aniden çok fazla ilgi gördü ve bu durum kendisinin de belirttiği gibi onu pek şaşırtmışa benzemiyordu. “Bence uzun bir zaman boyunca bazı insanların benim müziğim konusundaki heyecanından çok etkilendim. Onlara göre çok hayranlık uyandırıcıydım ve kendim de çok fazla kendimden emindim. Bu durum diğer bazılarına ‘Bi dakka bana neyi sevmem gerektiğini söylemezsiniz!’ dedirtti. Orada biraz sürtüşme oldu” diyor.

Rufus’tan kurtuluş yok!
Peki simdi? “Artık daha çok saygı gördüğümü hissediyorum. Şimdi bu iki durumun eşitlendiğini hissediyorum. Benim yaptığım ise bayılmayan insanlar -ki bununla da barışığım- da benim sanat dünyasında önemli bir güç olduğumu kabul ettiler. Çünkü ben hayatta kalmayı başardım ve başarılı olmaya devam ettim. Bana karşı bir öfke vardı ama ben bu insanları haksız çıkardım. Bence birçok insan ‘Sanırım bundan kurtuluş yok’ dedi benim için.”
Kendisinden yalnızca 10 dakika koparabildiğimiz için röportaj daha karşımdaki gözlüklerin arkasında Rufus’un oturduğu fikrine alışamadan bitiveriyor.

‘İstanbul çok yaşanılası’
Son olarak İstanbul’u çok yaşanır bulduğunu ve şu sıralar dinlemekten en çok hoşlandığı sanatçıların ablası Martha ve çok yakın arkadaşı olan Joan Wasser ile Antony olduğunu öğreniyoruz.
Foto muhabirimiz Muhsin son bir fotoğraf için Rufus Wainwright’ı Aya İrini’nin girişine götürüyor ve bahsi geçen güneş gözlükleri çıkıyor. Öyle bir hisse kapılıyorum ki, sanki dünyada yalnızca Rufus’un gözleri mavi.

‘Kara Şövalye’yi ağlamadan izlemek mümkün mü?

Heath Ledger, ölümünden sonra gösterime giren ‘Kara Şövalye’de gözlerimizin önünde son defa döktürürken ağlamamak mümkün değil. Onun canlandırdığı Joker, belki de en iyisi olarak anılacak hep.

İSTANBUL - Çocuk yaşlarda Joker rolüyle hayranı olduğumuz Jack Nicholson, sonradan ‘hep aynı hep aynı’ kalıp gözümüzde basamak basamak düşerken bir dönem ona hayran olan jenerasyon büyüdü ve kendi Joker’lerini çıkarıyor. Tabii kendi defolarıyla. Bunlardan ilki genç yaşta (28) ölüvermek. Şimdi Heath Ledger gözümüzün önünde son defa döktürürken ağlamamak mümkün mü?
Heath Ledger’ın öyle ‘çocukluğumdan beri performans sanatlarına çok meraklıydım’ ya da ‘kızkardeşlerimle her Noel ailemize tiyatro oyunları sergilerdik’ gibi bir oyunculuk macerası yok. Akıllı çocukmuş, liseden sonra ne yapacağını bilmediğinden atlayıp Sydney’e gitmiş ve olaylar birbirini takip etmiş. 1999 yılında ‘10 Things I Hate About You’da ‘eşekherif’ten dönme romantiği canlandıran Ledger’ı beğenmekle kalmakta hayli zorlanmış ‘A Knight’s Tale’de ise pes etmiştik. Kendisi de ‘A Knight’s Tale’e kadar oyunculuğu eğlence için yapıyormuş. İşin ciddiyetine vardığında eski filmlerinde tek gördüğü “hatalar, özensizlik ve detaylar konusundaki duyarsızlığı” olmuş.


Bu dikkat çekici başrolün ardından dört sene boyunca bol seyircili filmlerin ya da başrollerin devamı gelmedi. ‘Monster’s Ball’daki kısa rolüyle beğeni kazandı. ‘The Order’ ve ‘Lords of Dogtown’ arada kaynarken Terry Gilliam’ın ‘Brothers Grimm’i diğer başroller Matt Damon ve Monica Bellucci’ye ait olmasına rağmen seyirci çekmedi. Ama Ledger’ın sürekli olarak bu romantik yakışıklı kılıfından çıkmaya ve yeni roller denemeye çalıştığı gözden kaçmıyordu. Bu çaba ona belki daha geç ama kesinlikle daha kuvvetli bir kariyer getirecekti. (Akıllı çocuk demiştik.) Sonunda ‘Brokeback Dağı’yla bir anda bir yerlerden hatırladığınız o yakışıklı çocuk olmaktan çıkacaktı. Artık kabul görmüş oyuncu klasmanına ilk adımını atmıştı. Her şey şimdi başlıyordu.

‘Kendimi tekrar edemem’
Önce ‘Casanova’yla romantizme döndü. Ardından gelen bağımsız yapım ‘Candy’deki uyuşturucu bağımlısı Dan performansıyla sevenlerine ciddi sözler verdi. Bob Dylan’ı canlandırdığı bir sonraki filmi ‘I’m Not There’de ise verdiği sözleri bir bir yerine getirmeye başladı.
2007 yılının Kasım ayında New York Times’dan Sarah Yall’a verdiği röportajda “Kendimi tekrar edersem zaman kaybediyor gibi hissediyorum. Çıkardığım işten gurur duyduğumu söyleyemem” diyordu ‘I’m Not There’deki rolü için. “Yaptığım her şeyle ilgili hissim bu. Eğer bir gün ‘İşte bu iyi oldu’ dersem o zaman başka bir iş yapmam gerekir.”
Filmin yönetmeni Todd Haynes ise Ledger için “Yaşını almış aktörler gün geçtikçe daha da çocuksu görünmeye başlarlar çünkü yaşlanmayı reddederler. Heath az rastladığınız o muhakemesi kuvvetli ve yaşlarından beklenmeyecek bir olgunluğa sahip genç insanlardan” diyordu.


Heath Ledger için esas patlama ABD’de geçtiğimiz hafta vizyona giren ‘Kara Şövalye’yle yaşandı. Şimdi tüm sinema dünyası 22 Ocak’ta Brooklyn’deki dairesinde yüksek dozda ilaç alarak ölen Ledger’ın ölümünün ardından Oscar’a aday gösterilen nadir oyuncular arasına gireceğinden hatta belki de ölümünün ardından Oscar alacak ikinci oyuncu olabileceğinden bahsediyor. Elbette yazın ortasında vizyona giren bir filmin Oscar töreninde adının anılması pek görülmüş şey değil. Ancak Ledger’ın Joker rolündeki başarısı anladığımız kadarıyla öyle magazinsel gerekçelerle üstü örtülecek cinsten değil.


“Ledger’ın izlemesi heyecan verici, ince eleyip sık dokunduğu belli, yaralı yüzlü, bir sebebe gerek duymaksızın manyak ve sinir bozucu Joker’i insana ‘Brokeback Dağı’ndaki sessiz kovboy rolünü hatırlatıyor. Ama tamamen teryüz edilmiş halini. Sanki ‘Sinek’te (The Fly, 1986) teleporter’dan geçen yaratık gibi” diyor The Guardian’dan John Patterson. Ledger’ın kendi deyimiyle: “Psikopat şizofren bir seri katil/palyaço ve hiç empatisi yok.”
Ledger, Joker olarak çıkardığı işten memnun muydu bilemeyiz ama Joker’i canlandırmaktan büyük zevk aldığını defalarca söylemişti. Bu durum onun için uykusuzluk (haftalarca günde ortalama iki saat uyuyor, ilaç aldığı zamanlardaysa tek ilaç onu asla kesmiyor, ikinci ilaçsa sadece bir saat uyutabiliyordu) ve bolca stres demekti. Ancak ‘Kara Şövalye’deki rol arkadaşı Christian Bale, Ledger’ın ölümünü Joker’i canlandırırken yaşadığı iddia edilen maddi ve manevi zorluklara bağlamanın spekülasyon yaratmaya çalışmaktan başka bir şey olmadığını söylüyor. Bale, Ledger için “Rolden çıktığı anda beraber takılması çok keyifli bir insana dönüşürdü” diyor.
Şimdi Ledger’dan geriye eleştirmenlerin yere göğe sığıdıramadığı bir Joker, hala yapım aşamasında olan Terry Gilliam filmi ‘The Imaginarium of Doctor Parnassus’ ve Dawson’s Creek’te görür görmez ‘Bu kızda bi iş var’ dediğimiz Michelle Williams’tan 2005 yılında dünyaya gelen kızı Matilda kaldı. Heath Ledger’ın koyu renk sesini son defa yeni bir filmde duymak gözlerimizi yaşartacaksa yaptığı işteki başarısı içimize su serpecek.

Gişelerin tozunu attı
Batman serisinin son filmi ‘Kara Şövalye’, Amerika’da box office rekorlarını tozunu attırıyor. 18.5 milyon dolar hasılatla ilk seans, 66.4 milyon dolarla ilk gün rekorlarını kıran ‘Kara Şövalye’, şimdi de ilk üç günde elde ettiği 155.5 milyon dolarla tüm zamanların en iyi haftasonu açılış rekorunu aldı. Önceki rekor 151 milyon dolarla ‘Örümcek Adam 3’e aitti.

(22/07/2008 - Radikal Kültür Sanat Sayfası)

"Önyargılar başlangıç noktam"


‘Önyargılar başlangıç noktam’

Santralistanbul’da retrospektifi açılan Magnum üyesi Martin Parr, politik bir kaygının sonucu olarak zenginliği fotoğrafladığını söylüyor. Parr, ironik fotoğraflarıyla bir idol

İSTANBUL - Özellikle genç fotoğrafçılar ve fotoğraf öğrencileri tarafından bir idol gibi görülen Martin Parr’ın retrospektifi Santralistanbul’da sergilenmeye başlandı. 1988 yılından beri Magnum fotoğrafçıları arasında yer alan Parr, yenilikçi ve toplumsal-ironik fotoğrafçılığı ile fotoğraf kültürüne katkısı yadsınamaz bir şahıs.
Martin Parr serginin olduğu katta asansörden indiğinde ayağında Birkenstock’ları belinden düşen şortu ve eski püskü gömleği bir de elinde kimsenin içinde ne olduğunu bilemediği naylon bir poşet ile Magnumcular’dan korkan ve korkutulanlara fotoğrafladığı insanları hatırlatıyor.
Önce kaçınılmaz soru: Magnum’a katılmak Martin Parr’ın kariyerinde neyi değiştirdi? “Beni bir fotoğrafçı olarak daha popüler hale getirdi. Önemli bir çevrenin parçası olmamı sağladı. Fotoğraflarımı dünyanın birçok yerinde daha etkili biçimde göstermemi sağladı. Bunların hepsi iyi şeyler” diye cevaplıyor.
İlk dönem fotoğraflarına bakıldığında daha ziyade orta sınıfla ilgilendiği görülüyor. Ama zamanla fotoğraflar da konuları da sınıf atlıyor. Bunun nedenini sorunca “Fotoğrafçılık kariyerim boyunca birçok farklı sınıfı fotoğrafladım” diyor, “Paralı insanları fotoğraflamayı tercih ediyorum. Para da üst sınıf demek. Ama sadece onlarla ilgilenmiyorum. Her proje başka bir sınıfla ilgili olabiliyor.”
Paralı insanları fotoğraflamayı tercih etmesinin sebebini dünyada çok fazla para olmasıyla açıklıyor. “Politik kaygıları olan bir fotoğrafçı olarak paralı insanları çekiyorum. Geleneksel bir fotoğrafçı bir kaygıyı dile getirmek için nasıl yoksulluğu fotoğraflarsa ben de aynı kaygıyla zenginliği fotoğraflıyorum.”
‘Peki bu fotoğraflar, fotoğraflardaki insanlar ve ait oldukları sınıfla ilgili belirli önyargılar taşıyor mu?’ diye sormak istiyorum. Ancak nereden bileyim ki, bu soru Martin Parr’la aramı bozacak. Daha sorunun sonunu dinlemeden “Bunun sınıfla alakası yok” diye bölüveriyor. “Sen kafayı sınıfa takmışsın.”
Görünüş ve davranış itibarıyla Martin Parr’ın tam bir İngiliz beyefendisi olduğunu söylemek neredeyse imkansız. Öyle olmak zorunda da olmadığından aynen devam ediyor: “Bunlar insanlarla ilgili. İnsanoğluyla ilgili. Ama ben sadece İngiltere’de fotoğraf çekmiyorum. Meksika’da da çekiyorum örneğin. Meksika’daki fotoğraflara bakarsan sınıfla hiç alakasının olmadığını görürsün. Onlar kültür karmaşası ile ilgili.”

Renk cümbüşü
Martin Parr özellikle fotoğraf öğrencileri arasında bir idol. Zaten sergiyi gezerken insanların daha çok renk cümbüşüne tepki verdiğini görmek de mümkün. Daha yaşlı fotoğrafçılar ya da konuya ilgililer tarafından Koudelka’nın gördüğü ilgiyi görmüyor. Tabii gençlerin, Parr’ın fotoğrafladığı kültür karmaşasından daha çok etkilendiğini düşünmek mümkün.
İdolleştirilmiş olmanın onu rahatsız ettiğini düşünüyor insan öncelikle ama dikkatli bakınca aslında bu durumdan hayli hoşnut olduğu anlaşılıyor.

Her türlü fotoğrafı seviyor
Önyargı konusuna ısrarla cevap isteyince şöyle diyor: “Önyargılar benim başlama noktam. Dünyayı nasıl algıladığın, bilgiye nasıl yaklaştığın vs. Mesela Türkiye’ye gelince Türkiye’yi ne temsil ediyor diye bakıyorum. Bunlar elbette ki klişeler. Ben de onları bulmaya çalışıyorum. Çalışma yöntemim bu.”
Parr, aynı zamanda küratörlük de yapıyor. Beraber çalıştığı fotoğrafçıları kendi stili doğrultusunda mı seçiyor diye sorunca “Her türlü fotoğrafı seviyorum” diyor. “Hatta özellikle benim stilimle çalışmayan fotoğrafçıları tercih ediyorum. Çünkü fotoğrafçının kendi bakış açısını görmek istiyorum. Olgun fotoğrafçılar buna sahip oluyor. İşlerinde ayırt edici karakter özellikleri görmek mümkün oluyor” diye ekliyor.
Martin Parr’ın sergisi 30 Ekim’e kadar Santralistanbul’da.

(04/08/2008 - Radikal Kültür Sanat Sayfası)

Bakın, ama paniğe kapılmayın!


Bu yazı 'İstanbul'u terk edin' diyor

The Marmara Pera Otel’in çatısındaki dev ekran ‘Yama’ pek çok ilginç proje ağırladı.

İSTANBUL - Yıl 1999. 17 Ağustos sonrası. Sakarya’da beyaz bir Doğan arkasında bir yapıştırma: ‘Sakarya’yı seviyorum Sakarya’yı terk etmiyorum!’ Şaşkınlık içinde kalmamak elbette mümkün değil ama insanın elinden ‘Aferin!’ demekten başkası da gelmiyor. ‘Aferin!’ demeyi akıl edebilenlerinse kalarak neleri feda ettiklerini düşündükçe akıllarından kimi zaman İstanbul’u terk etmek geçiyor. Ama Marmara Pera Oteli’nin üstünde yer alan ve iki yıldır gelen geçen çoğunluk tarafından reklam panosu sanılan büyük ekranda, Anadolu’daki deprem sensörlerinden gelen verileri neredeyse gerçek zamanlı olarak görselleştiren ‘İstanbul’u Terkedin!’ projesinin yaratıcılarından Ahmet Atıf Akın’ın da dediği gibi “Yozgat’ta bu kadar büyük ekranda sadece maç seyrediliyor.”

Üç farklı nesilden sanatçı
Yama ekranı için sanatçı ve Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarım Bölümü öğretim görevlisi Ahmet Atıf Akın, görsel iletişim tasarımcı Gökçe Taşkan ve sanatçı Ali M. Demirel tarafından geliştirilen proje Anadolu’daki deprem sensörlerinden gelen verileri gerçek zamanlı bir biçimde grafiklerle şehire sunuyor ve sismik aktivitenin izlenmesine imkan veriyor.

Akın projenin çıkış sürecini şöyle anlatıyor: “Bir süredir Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarım bölümünde LED ışık sistemleri ve veri görselleştirme teknikleri üzerine araştırma geliştirme yapıyoruz. Danışmanlığını yaptığım projelerden birinin de sahibi Gökçe Taşkan. Bu alanda bir mezuniyet projesi ile bu yıl mezun oldu bölümden. Bu tür bir projeyi kamusal alanda sergilemek bize doğru geldi ve Yama için deprem konusunu ele aldık.” Projenin kavram geliştirme aşamasına Ali M. Demirel de katılmış. Demirel de Akın’ın bir dönem ODTÜ’de danışmanlığını yapmış. Yani üç farklı nesilden geliyorlar aslında.

Projenin basın bülteninde İstanbul’un deprem sorunu şöyle açıklanıyor: Şehir Anadolu’nun kuzeyinden gelip Marmara Denizine doğru uzanan Kuzey Anadolu fay hattının oldukça yakınında kurulu. Bu fay hattı tarih boyunca defalarca ölümcül depremlere sebebiyet vermiş. Fayın güney katmanı kuzey katmanını ve İstanbulu her yıl Arap yarım adasından Avrupa kıtasına doğru 2.5 cm (bir inç) itiyor.

Açıklamanın böylesinin sembolik çağrışımlar yapmaması imkansız. Atıf Akın “Aslında burada konu sadece deprem değil. Bilinen ama göz ardı edilen gerçeklerin şehir ölçeğinde görselleşmesi fikri zaten başlı başına bir neden bizim için” diyor ve bu derece sembolik kısmını böylelikle geçmiş oluyoruz. Ama konunun sadece deprem olmadığı da açık: “Bu pano depremi hatırlatırken depremler de daha kritik memleket meselelerini temsil ediyor” .

Kendi yarattığımız tehdit
‘Depremi hatırlatırken’ diyor ama yanlış anlaşılmaması gereken bir şey var: Panonun amacı ‘Aman dikkat deprem olabilir’ demek değil. “Bu bir sosyal sorumluluk projesinden çok depremin bir afet değil insan eliyle afete dönüşen bir gezegen hareketi olduğunu savunan ve İstanbul’u buna örnek gösteren bir gösteri” diyor Akın. Projenin ismi ‘İstanbul’u Terkedin!’ de bu gösterinin önerisi: “Depremi engelleyemeceğimize göre radikal bir önlem hatırlatmak istiyoruz: Terketmek!”

Peki deprem insan eliyle nasıl felakete dönüşüyor? “Şöyle düşünelim: Yağmur da yağıyor ama kimse ölmüyor. Ama son büyük depremde 30.000 kişi hayatını kaybetti Anadolu’da. İstanbul’un deprem olmasa da terkedilmesı gerekiyor” diye cevaplıyor. ‘Biz neden İstanbul’dayız?’ deyince cevabı net: “Çünkü Yozgat’ta bu kadar büyük ekranlarda sadece maç izleniyor!” Yeterince ikna edici olsa gerek zira İstanbul’un nüfusunda da aldığı göç oranında da 1999 yılından beri bir düşüş yok.

Beyoğlu ışıklarına katkı
İşin teknolojik kısmına gelecek olursak: “Gösteri temel olarak Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün web sitesinden alınan, ayrıştırılan ve neredeyse gerçek zamanlı olarak güncellenen bilgilerin görselleştirilmesinden ibaret” diyor. “Şehir ölçeğinde, sanatsal yapıtın gerçek hayatla kurduğu ikircikli ilişkiyi göz önünde bulundurarak, görsel stratejimizi de alışılageldik kentsel veri görselleştirme metodları üzerinden kurduk” diye anlatmaya devam ediyor.

“İşin heyecan verici yanlarından birinin de bu projenin Beyoğlu’nun -eski ismiyle Pera- sönmek bilmeyen parlak ışıklarına mütevazı bir katkı yapacağını bilmek.” Zaten hep o ışıklara aldanıyoruz.

(28/06/2008 - Radikal Kültür Sanat Sayfası)

"İstanbul’a Gucci ya da Adidas alışverişine gelmiyorum ki!"

Tasarımda Kararlı Yalınlık’ sergisinin küratörü Volker Albus’a göre sergi sadece tasarım değil bir ‘tavır’ sergisi. Albus, sanatçıların uluslararası olana değil etrafındakilere bakarak kendi kültürleriyle ilgili olanı düşünmelerini önemsiyor

İSTANBUL - ‘Tasarımda Kararlı Yalınlık: Farklı Bir Ürün Kültürünün Oluşumu Sergisi’nde, Yeni Alman mobilya ve nesne tasarımlarından seçilmiş örnekler 15 Haziran tarihine kadar Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde sergileniyor. 1998 yılında Almanya’da başlayan ‘Tasarımda Kararlı Yalınlık’ sergisi yaklaşık on yıldır Brezilya’dan Lübnan’a birçok yer gezmiş. Goethe Institut işbirliğinde düzenlenen serginin küratörü Prof. Volker Albus’un ilk sözleri “Bu bir tasarım sergisi değil. Bu bir ‘tavır’ sergisi.”
‘Tavır’ın açılımı Prof. Albus’un kendi sözleriyle “Sanatçıların kendi çevrelerinde olan materyallerle çalışması”, çünkü ona göre yerel ve ‘tipik’ bir tasarımın ilginç olmaması için hiçbir sebep yok. Zaten konuyla ilgili konuşurken en sık vurguladığı noktalardan biri yerellik meselesi.
Türkiye’ye gelir gelmez eline tutuşturulan ‘İstanbul Alışveriş Rehberi’nde de bu tavrın karşısında olan her şeyi bulmak mümkün olmuş. “Ben İstanbul’a Gucci alışverişi yapmak istemiyorum ki. İstanbul’u görmek için geliyorum” diyor Albus, “İnsanlara ‘Kendi çevremdekilerle ne yapabilirim?’ sorusunu sordurmayı amaçlıyoruz. Kendi kültürleriyle ilgili düşünmelerini sağlamaya çalışıyoruz.”

Bu sergiyi 10 yıldır devam ettiren nedir?
Bu serginin 1998’de başladığını duyduğunda doğal olarak ‘eski’ olduğunu düşünebilirsin. Ama burada olan şey belirli bir zamana ait değil. Biz 98’in Adidas ayakkabılarını sergilemiyoruz. Öyle olsaydı eski olurdu. Ama biz burada belli bir prensibi göstermeyi amaçlıyoruz. Belli bir döneme ait olmayan da işte bu tavır. Bu yüzden 10 yıl sonra hala dünyayı dolaşmaya devam edebiliyoruz.

İstanbul sizin bu tavrınızda nerede duruyor öyleyse?
İstanbul’un çok güçlü bir kültürü var. Eski ve otantik bir kültür bu. Okulda Türk öğrencilerim var örneğin. Onlara Alman kültürüne çok fazla takılmamalarını kendi ülkerinin kültürüyle ilgilenmelerini söylüyorum. Özellikle gençleri kendi şartlarını düşünmeye motive etmek istiyoruz. Uluslararası olan bir stilden uzak durmalarını öğütlüyoruz. Bugün İstanbul’a ait bir alışveriş rehberi elime geçti. O kadar sıkıcıydı ki. İçinde Gucci’nin falan tanıtımı var ama ben İstanbul’a Gucci alışverişine gelmiyorum ki. Adidas ayakkabı almak için de gelmiyorum. İstanbul’u görmeye geliyorum. Burada çok kuvvetli bir kültür var ve bizim mesajımız da bu kültürü korumak. Bu kültürün yalınlığını işlemek. İyi tasarım zaten genellikle yalındır. Çok iyi olan şeyler çoğunlukla çok basit yapılmıştır. Biz de iyi tasarımın basit metodlarla veya anlayışlarla yapılabileceğini göstermeye çalışıyoruz. Ama zekanı kullanman gerekiyor. Böylelikle çok özgün işler yapabilirsin.

Kitapçıkta bu yalınlık meselesi biraz karmaşıktı aslında çünkü sonradan ortaya farklı kaygılar da çıkmış. Örneğin ekolojik kaygılarınız da var.
Tabii. Yalınlık tek meselemiz değil. Materyal kullanımı vs de basitleştirilebilir. Bazı şeylerin kullanımı basittir ama yapılışı karmaşıktır örneğin. Burada ‘Tabularasa’ diye bir masa sergiliyoruz. Yapılışı çok zor olsa da kullanımı çok kolaylaştıran bir örnek. Yalınlığın çeşitli yüzlerini göstermek de istiyoruz. Ama asıl mesele tasarımcıların kendi etraflarındaki malzemelerden yararlanması.

Beğendiğiniz Türk tasarımcılar kimler?
Almanya’da çok popüler bir çift var. İsimleri Autobahn. Bir de Hüseyin Çağlayan’ı beğeniyorum.

Autobahn demişken biraz da Kraftwerk konuşsak...
Bu 70’lerden bir Kraftwerk şarkısının ismi. Bu şarkı da örneğin basit bir şarkıdır. Son derece basittir. Bu kendi türünün en belirgin örneklerindendir. Bizim tasarım anlayışımızla çok iyi örtüşüyor. Bu şarkıyı 70’lerde yaptıkları zaman çok tipik bir Alman meselesiyle ilgilenen ilk Alman pop grubu oldular. ‘Wir fahren auf der Autobahn’ (Otobanda araba kullanıyoruz). Bu çok basit bir metin ama Almanya’yla ilgili çok tipik bir duyguyu temsil ediyor. Eğer Almanya’daysan sürekli otobanda araba kullanırsın. Başka ülkelerde de otobanlar var elbette ama Almanya çok büyük bir otobanlar ağıdır. Almanya’da otobandan kurtuluş yoktur. İşte Kraftwerk de kendi etraflarına bakmışlar ve “Wir fahren auf der Autobahn” demişler.

Kitapçığın kapağındaki matkap daha kapağı açmadan ‘Ben Alman’ım ’ diyor.
Bunları örneğin Fransa’nın 80’lerdeki veya 90’lardaki tasarımlarıyla karşılaştırdığınız zaman görürsünüz ki birbirlerine hiç benzemiyorlar. Fransa’daki burjuva bir tasarım ama bunun burjuvalıkla hiç alakası yok. Bu kullanışlı ve Almanya’nın çok tipik bir tarafından ilham almış bir tasarım. Bu ‘Baumarkt’ (Bauhaus, Praktiker gibi tak-yap ürünler satan marketlere verilen ad). Pratik düşünmek, inşaat makineleri ve aslında her türlü makine: Bunların hepsi çok Alman. İngilizler bize ‘Black&Decker tasarımcıları’ diyorlar. O yüzden kitapçığın kapağında bir matkap var.

Peki sergiyi gezen insanların tepkileri nasıl?
Bir tasarım sergisi düzenliyorsanız çok farklı beklentiler oluyor. İnsanların Alman tasarımı denildiğinde Mercedes, Adidas, Siemens gibi markaları düşündüğünü gördüm. Sonra gelip bu bambaşka sergiyi görüyorlar. İnsanlara yaptığımız işi anlatmamız gerekiyor, bu yüzden sergiyi rehber eşliğinde gezmelerini uygun gördük. Eğer bizim onlara anlattığımız şeyi yani bizim bir stili değil bir fikri ve bir tavrı göstermeye çalıştığımızı anlarlarsa çok seviyorlar. Ama bunun üstüne biraz çalışılması gerekiyor. Çünkü bu bakıp “Ben bunu istiyorum, şunu istiyorum” diyebileceğiniz türden bir sergi değil. Sergiyi anlamak için önce tavrı anlamak gerekiyor.

Bu genç tasarımcılar için de bir şans, öyle değil mi?
Bu onlar için basit, küçük parçalarla çalışma şansı. Onların kullanımına açık olan çevrelerinde olan tekniklerle ve materyallerle çalışma şansı. Böylelikle kendi stillerini geliştirmeye başlıyorlar. İstanbul’da örneğin birçok eski el sanatı hala yaşıyor. Bunlar Almanya’da yoklar çünkü zamanla yok olmuşlar. Eski zanaatları çağdaş bir görünümle buluşturmak büyük bir mesele. Bir Türk öğrencim var. Tipik Türk süs eşyalarıyla çalışmaya karar verdi. Camilerde ve birçok yerde birçok farklı süs eşyanız var. Bunları çağdaş tasarımla birleştirmeye karar verdi. Şimdi Türkiye’de çok kullanılan sehpalarla çalışıyor. (Burada iç içe geçen ‘türk kahvesi sehpaları’ndan bahsediyor) Bu süs eşyasını ileri teknolojiyle yeniden yaptı. Böylelikle ileri teknoloji ve geleneği bir araya getirmiş oldu. Aynı anda hem çağdaş hem de Türkiye için çok tipik olan bir şey yapıyor. Bu çok güzel ve sadece burada mümkün.

(31/05/2008 - Radikal Kültür Sanat Sayfası)

Her yer ABD, hiçbir yer ABD


Herkesin ne zaman ciddi olduğunu, ne zaman şaka yaptığını anlamadığı bir arkadaşı vardır. Her zaman kafanızı karıştırırlar ama onlardan vazgeçemezsiniz de... Mişa Borisoviç Vainberg'le tanıştıktan sonra ciddiyet yeni bir anlam kazanıveriyor.Herkesin ne zaman ciddi olduğunu, ne zaman şaka yaptığını anlamadığı bir arkadaşı vardır. Her zaman kafanızı karıştırırlar ama onlardan vazgeçemezsiniz de... Mişa Borisoviç Vainberg'le tanıştıktan sonra ciddiyet yeni bir anlam kazanıveriyor. Mişa, Gary Shteyngart'ın ABD'de 2006 yılında yayımlanan ikinci kitabı Absürdistan'ın anakarakteri. Aynı anda hem köklerine bağlı bir Yahudi hem ABD karşıtı bir Rus hem de Brooklynli bir rap yıldızı olacak ve tüm bunları bir kalemde silip atarcasına alaya alabilecek kadar karmaşık oluşuyla hicivsever her okurun asla unutamayacağı bir karakter.
Mişa otuz yaşında, 'iğrenç derecede şişman' ve Rusya'nın 1238'inci en zengin adamı olan Boris Vainberg'ün tek çocuğu. 'Vain' kelimesinin İngilizcede dış görünüşe fazla önem veren materyalist kişiler için kullanılan bir sıfat olduğunu belirtmeden geçmemek lazım. Ancak bu, Mişa'nın, dünya nüfusunun doğruyla yanlış arasındaki ayrımı yapmakta zorlanan, küreselleşme kurbanı büyük bir kısmı gibi, birçok yüzünden yalnızca biri. Üniversite için babasının ABD'ye gönderdiği Mişa, kendini tamamen kentli görüyor. Kentli de. New York'un ortasında art-deco dairesinde, Brooklynli kız arkadaşı Rouenna'yla tam bir 'New Yorker' hayatı yaşıyor.
Ta ki, ziyaret amacıyla döndüğü Rusya'da, babası, Oklahomalı bir işadamını öldürdüğü için mahsur kalana kadar. Babası da bu ziyaret sırasında daha önce beraber iş yaptığı Geyik Oleg ve frengili kuzeni Zhora tarafından öldürülüyor. Mişa böylece en yakın arkadaşı Alyoşa Bob'la Rusya'da yapayalnız kalıyor. Gerçi Alyoşa Bob bu durumdan hoşnut. Zira, kendisinden kopardığı paralarla ABD'ye yerleşip halkla ilişkiler okumak isteyen Rus kız arkadaşının deyimiyle "ABD'de 'bir hiç' olduğu için Rusya'dan gitmek istemiyor." Çünkü her şey ABD'de 'bir şey' olmakla ölçülüyor.
Amerikalılar, hepsinden daha Amerikalı Mişa'ya ABD vizesi vermemekte ısrar edince Mişa'nın, peri masallarındaki kurtarıcısı rolünü uygun gördüğü sevgilisi Rouenna'yla yaşadığı hayallerindeki hayata dönmesi imkansızlaşıyor. Absürdistan macerası da böyle başlıyor. Mişa eski Sovyetler Birliği'nin bir parçası olan bu absürd ülkeye, 'parası neyse verip' bir Belçika pasaportu almak üzere geliyor. Pasaportu alıyor ancak ülkede mezhep çatışması kisvesi altında bir petrol savaşı çıkınca hayalleri suya düşüyor.
Aslında gittikleri her yer ABD. Rusya'da Mişa'nın babasının daha sonra kendisini öldürtecek olan Geyik Oleg ile yaptığı iş, 'yeni Rus Yahudileri' için bir mezarlık açmak. Bu mezarlık da, Yahudi dininde, yaradılışın yedi gününü sembolize eden yedi kollu şamdan "menora ile en yeni S-kasa bir Mercedes'i üst üste bindirerek resmeden pahalı mezar taşı tasarımlarıyla ünlü." Bunun peşine bir de Nevski Prospekt'inde Amerikan tarzı uzun sandviç satan bir dükkânlar zinciri kuracaklardı. Kentin simgesi olmuş birkaç on dokuzuncu yüzyıl sarayının içi bu amaçla tamamen silinip yok edilmiş, şişme patates kızartmaları ve insan büyüklüğünde Pepsi şişeleriyle süslenmişti." Soğuk savaşı hangi tarafın kazandığı apaçık ortada.
Absürdistan'da ise anacaddeler Disney mağazaları, Starbucks taklidi espressocular, Gap ve Banana Republic gibi Amerikalılar'ın vazgeçilmez markalarıyla dolup taşıyor.
Mişa'nın Rouenna'ya biçtiği kurtarıcı rolü tartışmalı. Zira Rouenna, izbe bir New York barında 'vücut fondipi' ("Kendinize özül fiyatlı bir tekila alırsanız, hatırı sayılır göğüslerinin arasına dökerler ve sizi bu bulaşığı yalamaya davet ederlerdi. Bugün vücut fondipi Amerikan kur yapma şeklinin önemli bir parçasıdır.") yaptırarak para kazanmaya çalışan fakir bir ailenin fakir kızı ve Mişa'yla tanıştıklarında "Galiba sonunda başardım" diyor. Ancak burada Mişa'nın, onu unutulmaz kılan özelliklerinden biriyle daha karşılaşıyoruz: Duygusallığıyla.
Mişa'nın sevgiye, bu sözü duymazdan gelecek kadar ihtiyacı var.
Mişa ve ABD konsolosluğunun kapısındaki yazının "başka bir deyişle: Hepiniz orospu ve eşkıyasınız, neden başvurma zahmetine bulunuyorsunuz?" diyerek muhattap aldığı Ruslar, ABD'den nefret ediyorlar. Hatta ABD konsolosluğunun 'koruma görevlisi' olan Rus Sezar ve Küt Kafa gibi, "Rusya'yı tekrar yumruklayabilirler ama o asla düşmez" diyerek konsolosluğun kapısının önünde üç kişi arasında bir isyan da çıkarabiliyorlar. Ancak Mişa'nın ABD'ye dönme isteğinin yalnızca hayatının tek anlamı olan Rouenna'dan kaynaklanmadığını şu satırlarda anlamak mümkün: "Ben Amerika'yı istiyorum ... New York. Rouenna. Onu arkadan becermek. Empire State binası. Koreli Bakkal. Salata büfesi. Çamaşırhane." Mişa için ABD'nin yerini ne dev bir nokia telefon şeklindeki mezar taşları ne de iç savaştan korunmak için Absürdistan'ın lüks bir otelinde yediği büyük mönüler doldurabiliyor.
Ne Mişa ne de okuyucu oyuncağı oldukları küreselleşmeye karşı keskin bir tavır belirleyip kendine bir taraf seçebiliyor. Bu keskinsizlikler dünyasında Shteyngart kendini de alaya alarak, kitaba açık biçimde kendinin ve kendi edebiyatının bir parodisi olan Jerry Shteynfarb'ı yerleştiriyor. Mişa'nın ABD'den Rusya'ya Avusturya'ya ve Absürdistan'a yaptığı yolculuklar sırasında karşılaştığımız birçok ilginç ve eğlenceli karakterden yalnızca biri Shteynfarb. Yedi yaşında Rusya'dan ABD'ye göç etmiş bir ailenin akademisyen çıkmış oğlu. Rus-Yahudiliğini daha ziyade, yeni yetme kız öğrencilerini ve Amerikalı okuyucuyu etkilemek için kullanan, 'yolunu bulmuş' bir adam. İlk kitabının adı Bir Rus Görgüsüzün Elle Boşalma Kitabı, Gary Shteyngart'ın 2006 yılında yayımlanan Absürdistan'ın 2008'in başında Türkiye'de okuyucuyla buluşacak kadar ün yapmış olmasına sebep veren ilk kitabı Bir Rus Göçmenin El Kitabı'na açık bir gönderme.
Gary Shteyngart'ın alaycılığı didaktik değil, kafa karışıklığını gözler önüne serme amacına hizmet ediyor. Yakın zamanda Sovyet sonrası Rusya'yı konu edinen birçok kitabın arasından Shteyngart'ınkinin sıyrılmasının da sebebi, alaycılığın yalnızca kitabın ana karakterinin değil, yazarın da kendinde barındırdığı bir özellik oluşu. Öyle ki, kitabın bütününü Shteyngart'ın müthiş tasvir yeteneğine dayandırmak bile mümkün. Mişa Vainberg'le aynı fikirde olmanıza gerek yok, onu sadece izlemeniz yeterli.
Bu gerçekleri tamamen göreceleşmiş dünyada Mişa da alaycılığın doruğuna çıkıyor. Herkesi kalıplara sokmasıyla, kendilerini hiç ciddiye almayan entellektüellerin kendilerini çok ciddiye alır görüntüsüne, ya da kendilerini çok ciddiye alan entellektüellerin kendilerini hiç ciddiye almaz görüntüsüne sahip. Bunun yolu da Shteyngart'ın tasvirlerini süsleyen önyargılardan geçiyor.
Arkadaşı Alyoşa Bob vasıtasıyla tanıştığı Slav sanatçı Valentin için şöyle diyor Mişa: "Slav entellektüellerin aşırı ciddi ifadesiyle, zayıf solgun bir arkadaştı. Böyle bir tipin bütün belirleyici özelliklerine sahipti: açık sarı keçi sakal, kan çanağı gözler, kirpi saçlar, eğri alt dişler, büyük patates burun, bir metro büfesinden alınmış otuz rublelik güneş gözlüğü."
Böyle keskin önyargılarla dolu bir tasvirden sonra Mişa'nın, Slav sanatçı Valentin'e birkaç milyon doları anında hibe etmesini beklemiyorsunuz ya da iki milyon dolarını fakirler için bir dernek kurmak üzere bağışladıktan sonra "Absürdi ahalisiyle" ilk tanışmasında, onlardan "Sovyetler zamanındaki sosis kuyruğunun, Asya pazarının doğal içgüdüleriyle körüklenerek yeniden yaratılmış hali" diye bahsetmemesini. Ama Mişa bu! Yaşadığı hayat ve düşlediği hayat arasında uçurumlar olan, 'kültürlü olmanın zorluğuyla' baş etmeye çalışan, ABD'nin küresel gücüne ve otoritesine yenik düşmüş genç bir adam. Kafasının karışık olmaması mümkün değil.
Tüm bu özellikleriyle kısa zamanda yeni yetmelerin internette kendilerine seçtikleri 'nick'ler arasında Mişa Vainberg'ün başı çekenlerden olacağına şüphe yok. Zira, Mişa çokkültürlülük mezunu oluşu, hazırcevaplığı, rap müziğe olan sevgisi, 'Amerikan hayat tarzını benimseyişi' ve özellikle de alaycılığıyla çok 'havalı' bir insan.
Gerçi açlık, sefillikle çevrilmiş, batının gölgesi altında yaşamaya mahkum edilmiş ya da kendini o gölgenin altına layık görmüş ülkelerin iyiliksever vatandaşlarının sonuna kadar sosyal adaleti ve hak eşitliğini savunması beklenir ama Mişa'nın alaycılığına başvurmak gerekirse, iyilikseverlik de bir yere kadar çünkü 'ipod'lara karşı koymak imkânsız.
(
14/03/2008- Radikal Kitap Eki)

Kötü hissettirmek istemiyorum


İSTANBUL - Brazzaville: Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin daima iç savaşlarla ve bölgesel anlaşmazlıklarla, yani kaosla anılan başkenti. 1998 yılından beriyse bu isim iç ısıtan bir müzikle özdeşleştiriliyor. David Brown'ın İspanyol ve Amerikalı müzisyenlerden oluşan bir yedili olarak kurduğu Brazzaville, kuruluşundan 10 yıl sonra azınsanmayacak sayıda olduğu anlaşılan hayranlarını 22 Şubat akşamı İstanbul İş Sanat'ta sevindirecek. Topluluk vokalde 15 yaşında evden ayrılıp o zamandan beri gezgin David Arthur Brown, gitarda Paco Jordi, basta Brady Lynch, klavyede Richie Alvarez ve davulda Juan Ramon Aragall'dan oluşuyor. Bossa nova - indie rock karışımı müziklerini 'hikayeler anlatan' şarkı sözleriyle harmanlayıp çoğu zaman müziğin yumuşaklığından şarkı sözlerinin hüznünü unutturuyor, birkaç defa dinleyene kadar da sözleri bu müziğin arkasına saklıyorlar. Ta ki, siz 'Bi' dakka, bu adamların bi' dertleri var' diyene kadar. Dertlerini, internet sağolsun, David Brown'dan dinledik.
Müziğiniz Tom Waits, Morphine ve Leonard Cohen gibi isimlerin müziklerine benzetiliyor. Siz sound'unuzun kime daha yakın görüyorsunuz?

Bizim sound'umuzu başkalarınınkiyle karşılaştırmak zor. Hiçbir zaman başka bir sanatçının müziğine benzemesini isteyerek bir şey yazmıyorum. Tabii ki ilham aldığım müzisyenler var. Örneğin, Ray Davies'in (The Kinks) çok büyük hayranıyım. Şarkıları hep hüzünlü karakterlerle ve durumlarla ilgili hikayeler anlatır. Bu benim de şarkılarımda çok yapmaya çalıştığım bir şey ancak sanmıyorum ki kimse bizim müziğimizi The Kinks'in müziğine benzetsin. Sanırım bazı insanlar, bazı şarkılarda sesimin David Bowie veya David Sylvian'ı andırdığını düşünüyorlar. Gençliğimde ikisini de çok dinledim, müziklerini çok sevdim. Benzetmeler daha ziyade seslerimizin 'kısık' olmasından kaynaklanıyor. Morphine veya Leonard Cohen için de geçerli bu.
Bahsettiğiniz ilham kaynaklarına bakıldığında, içlerinde David Bowie de var, Prince de. Bugün yaptığınız müziği daha çok etkileyen kim oldu?

Muhtemelen David Bowie. Bence ikisi de üstün besteciler. Prince kesinlikle bir müzik dahisi, ki ben kesinlikle öyle değilim. O yüzden sanırım David Bowie'den daha çok etkilendiğimi söyleyebilirim.
Çok gezen bir insansınız ve grubunuzun ismini kaotik bir başkent olan Brazzaville'den almışsınız. Ancak müziğiniz oldukça yumuşak ve sakin. Bunu nasıl açıklarsınız?

Şarkılarımın büyük bir kısmı hüzünlü ve 'zor' konularla ilgili. İnsanların, anlatılan hikayeye eşlik eden müzik tatlı ve rahatlatıcı olduğu zaman, şarkıları dinlemekten daha çok hoşlandığını düşünüyorum. Bence bu gibi şeylerde bir denge olması iyi oluyor. İnsanları kötü hissettirmek istemiyorum. Dünyada hiç hoş olmayan birçok şey var. Hikayeler hüzünlü olsa da, müziğimin insanları öyle hissettirmesini istemiyorum.
Okyanusun 9 bin metre üstünde uçaktayken çok huzurlu hissettiğinizi söylüyorsunuz. Bunun sebebi küreselleşme konusundaki duyarlılığınız olabilir mi?

Bence bunun sebebi dünyanın dertlerini umursamama izin vermeyecek bir yükseklikte olmam. Belki de çocukken tek başıma çok fazla uçmuş olmamdan da kaynaklanıyordur. Uçmak bana o zamanları hatırlatıyor. Uzun bir uçak yolculuğundayken ilham gelmesi de sıklıkla yaşadığım bir şey çünkü uçakta dikkatimi dağıtacak çok az şey oluyor. Birçok şarkının fikri aklıma bulutların üstünden aşağıyı seyrederken geliyor. Umarım ileride uçaklarda internete veya cep telefonlarının kullanımına izin vermezler ama sanırım bu kaçınılmaz. Modern dünyadaki yegane kaçış noktamızı da böylelikle kaybetmiş olacağız.
Yine küreselleşme ve küreselleşmenin insanların hayatını 'mahvetmesi' konusundaki duyarlılığınız üstünden gidecek olursak, İstanbul hakkındaki hisleriniz neler?
Dün gece 'The Accountant' (Muhasebeci) diye çok güzel bir kısa film seyrettim. Ray McKinnon yazmış ve yönetmiş. Filmde, 'corporate' şirketleri falan tartışıyorlardı. Karakterlerden biri "Gerçekten bir komplo var mı sence?" diye soruyor ve muhasebeci "Eğer bir adam bir makine yapıyorsa ve diğeri de başka bir makine yapıyorsa ve bu makineler birbiriyle fesat tertibinde bulunuyorsa, o adamlar da bu tezgaha dahil midir?" diye cevaplıyor. Bence burada önemli olan işin raydan çıkmış olması. Hiçbir komplo yok ve kimse bu işten mesul değil. İşin başında 'piyasa' var ve eğer dikkatli olmazsak bu iş insanlığın sonu olacak.İstanbul'a gelince... İstanbul benim en sevdiğim şehirlerden biri. İstanbul'un kaosunu çok seviyorum. O kadar çok koku ve renk var ki.. İnsanların 'hayatta' olduklarını görebiliyorsun. Yaşamak için oldukça zor bir yer olduğunu düşünüyorum, biraz New York gibi, ama seyahat için favorilerimden. Yaşadığımız bu küreselleşen dünyada, diğer şehirlerde olduğu gibi İstanbul'da da bir iki jenerasyon sonra bunun yok olmaya başlamasından korkuyorum. Bu bana çok üzücü geliyor ama bir yandan da işlerin her zaman neticede olması gerektiği gibi geliştiğini düşünüyorum o yüzden fazla yargılamamaya çalışıyorum.David Brown yarın akşam saat 21.00'de İş Sanat'ta sahneye çıkacak.


(21/02/2008 - Radikal - Kültür Sanat Sayfası)