dinosaur Jr.'ın 23 haziran'da piyasaya çıkıcak albümü 'farm'dan 'i want you to know' isimli parçayı bugün yarın http://dinosaurjr.com/ adresinden indirebilirsiniz.
30 Nisan 2009 Perşembe
dino is back!
dinosaur Jr.'ın 23 haziran'da piyasaya çıkıcak albümü 'farm'dan 'i want you to know' isimli parçayı bugün yarın http://dinosaurjr.com/ adresinden indirebilirsiniz.
asher roth, bi dur daha bismillah
bu asher roth çok iyi herif. albüm de çok iyi. şahsen son zamanlarda en çok dinlediğim albümlerden biri. ama herif daha yeni piyasaya çıktı ve bu çıkış ona yetmemiş olucak ki başka bi yerden de çıkiyim demiş. buyrun ne demiş:"You guys are always going off about how much money you have. Do you realize what's going on in this world right now?' All these black rappers? African rappers? Talking about how much money they have. Do you realize what's going on in Africa right now? It's just like, you guys are disgusting. Talking about billions and billions of dollars you have. And spending it frivolously, when you know, the Motherland is suffering beyond belief right now."
asher roth, şaka mısın? (bu exclamation geri gelsin mi?)
en çok vaktimi başlık alıyo

önce bi 'noldu indie ölüyo mu ki?' diye düşündüm ama sayfalar ilerledikçe içim rahatladı (indie kelimesinin sosyal kodunu ben yaratmadıım gibi hayatımda rexxin önünde film afişine bakmaktan fazla kalmadım). nme gelmiş geçmiş en büyük indie albümleri seçmiş. burdan bunlara bakıp
http://tinyurl.com/d6nm7w
sonra aynı siteden kendi adayınıza oy verebilirsiniz. yandaki fotoğraf speaks for itself.
ramler ucuzlamış
Chris Bouchard adında bi fan 'The Hunt for Gollum' diye 40 dakikalık bi film çekmiş. ama bildiiniz lord of the rings. aragorn'un aynısı bi oyuncu bile bulmuşlar. 160 kişilik bi ekip -ki bu sayı Peter Jackson'ınkiyle kapışır, credit list 5 dakika akıyomuş- hepsi gönüllü iki senede bu filmi ortaya çıkarmışlar. peki ne kadara dersiniz? 3000 pound. bu aralar bu blogun ziyaretçileri hiç yanlış duymuyolar, yine yanlış duymadınız. North Wales, Epping Forest ve Hampstead Heath'de çekilen film için sadece "bedavaya, yalvararak, ödünç alarak ya da çalarak sahip olamiycamız şeylere para verdik" diyo Bouchard. üç-dört ana karakterle çekilen 'The Hunt for Gollum'da Gandalf ve Aragorn Gollum'un peşinde koşuyolar. mevzu çok iddialı olmayabilir ama filmin ortasında baya ciddi bi dövüş sahnesi varmış. filmden para kazanmadıkları sürece de bu yaptıkları (elalemin adamının kitabını filme çekmek) legalmiş.'The Hunt for Gollum' sci-fi london (nerd) festivali süresince (29 nisan - 4 Mayıs) Londra'da bitakım sinemalarda gösterilicek.
buyrun bu da:
29 Nisan 2009 Çarşamba
orwell blog ödülü nightjack'in
bu bloga şöyle bi bakınca önce müptelası olucak sonra blogsuzlarınız bloglanıcak. gerçek bir polisin blogu, bu kadar mı güzel olursun: http://nightjack.wordpress.com/
cannes da 70'ten sonra film çekilmediğine iyice uyandı
Cannes'ın bu yılki klasikler bölümünün onursal başkanı Martin Scorsese ve elbette en geç bi sonraki cümlede Jack Cardiff'in adının geçmesi gerekiyo di mi? why wait, Scorsese tabii ki klasikler bölümünde Michael Powell and Emeric Pressburger 'klasiği' ama bir o kadar da Cardiff'e mal edebilicemiz 'The Red Shoes'un restore edilmiş versiyonunu göstericek.bu yıl altıncı defa düzenlenen klasikler bölümünde hem yenilenmiş hem de yeniden keşfedilmiş filmlere yer veriliyo. bunlar neler mi? (hahah) işte şunlar:
Jean-Luc Godard 'Pierrot le Fou' (1965), Michelangelo Antonioni' 'L'avventura' (1960), Luchino Visconti' 'Senso' (1954) ve Jacques Tati 'Monsieur Hulot's Holiday' (1953)
Cannes Classics ABD'li sinemacı Joseph Losey'nin doğumunun 100'üncü yılını 'Accident' (1967) ve 'Don Giovanni' (1979) ile kutliycak.
bilmiyorum sayın okur bilmiyorum
fotoğrafta bi gariplik var di mi? bu sefer en soldaki jerry cantrell, yani bir zamanların alice in chains'inin gitaristi. (grup 1995'te dağıldıktan sonra şahane de bi solo albüm yapmıştı. adını hatırlamıyorum ama evde var isteyenle paylaşırım) lafa jerry cantrell'den girdiğime bakmayın (kendisi layne staley'den sonra iki numara ordan giricektim tabii ki) diğer iki adını bilmediğim adam da alice in chains'den onları geçiyorum en sağa geliyorum: sevgili william duvall. bu dördü birleşince alice in chains olmuşlar. ama önce layne'in annesinden izin almışlar. albümü de eylül ayında çıkarıyolarmış. (ben çatlarım o zamana kadar)
yanlış görmüyorsunuz
ballard'ın son kitabı, son kitabıymış
bu kadar ukalalıktan sonra (bkz: ursula k le guin haberi) özür dilememin vakti geldi. burdan bu blogda veya radikalde ballard'ın ölüm haberinin son cümlesini okuyan tüm ballard severlerden özür diliyorum zira harper collins'ten yapılan açıklamaya göre ballard'ın son kitabı olması gereken 'conversations with my physician - the meaning, if any, of life' basılmiycakmış. oysa ben de bitakım internet sourcelarına inanan diğerleri gibi kitabın hepsi diilse de çoğu yazıldı da yayınevi bekleniyo sanıyodum.
nebula number 6
artık bi kişiye daha dünyanın en muhteşem insanı dersem bundan sonra fan kafasından muzdarip olduğumu düşünüceksiniz biliyorum ama hem bu sefer çok iddialı bi isimle geliyorum, hem de ... eüü ... umrumda diisiniz. dünyanın en muhteşem insanı Ursula K Le Guin (yaaaaa) altıncı nebula ödülünü de 'Western Shorn' serisinin üçüncü kitabı 'Powers' romanıyla aldı. nebula'nın bu yılki diğer adayları ise hepsi birbirinden sevdiğimiz insanlar (hepsi diil kendinize gelin, arada terry pratchett var) 'Making Money' ile Terry, 'Little Brother' ile Cory Doctorow ve 'Brasyl' ile Ian McDonald'dı.
Le Guin (bundan önce anlıycanız üzere) 5 nebula, 5 Hugo, bir National Book Award ve bir Grand Master award almıştı. 79 yaşındaki yazar bugüne kadar 22 roman, 100 kısa öykü, yedi şiir kitabı ve 12 çocuk kitabı yazdı.
Türk Pavyonu’nda ‘atlamalar’
İSTANBUL – Venedik Bienali 53. Uluslararası Sanat Sergisi’nde Türkiye Pavyonu’nda yer alacak ‘Lapses/*’ projesinin basın toplantısı dün Babylon Lounge’un ‘basık ve dar’ ortamında düzenlendi. 17 – 22 Kasın 2009 tarihlerinde gerçekleşecek Venedik Bienalı Sanat Sergisi’nde bienalin ana mekanı olan Arsenale’de gösterilecek proje hakkında sırasıyla küratör Başak Şenova, sanatçılar Ahmet Öğüt ve Banu Cennetoğlu konuştu.
Başak Şenova Akbank’taki ‘Kayıtsız’ sergisinden beri üstüne çalıştığı bir kavram olduğunu söylediği ‘lapse’in Türkçe’de birçok anlama karşılık geldiğini ancak burada alınan anlamının ‘bellekteki atlamalar’ olduğunu belirtti. Katalog metninde “Güncel medyanın inanılır ve güvenilir olduğuna inanan toplumlarda ortak bellek devasa bir görsel arşiv tarafından oluşturulur” dediği ‘Lapses/*’ iki sanatçının işlerine yer veriyor: ‘Katalog’ ile Banu Cennetoğlu ve ‘İnfilak Etmiş Şehir’ ile Ahmet Öğüt. Bu işler Şenova’nın deyimiyle “yeni hikayeler yazmamızı, yeni yalanlar yazmamızı mümkün kılan” atlamalara eğiliyor.
Toplantıda ‘İnfilak Etmiş Şehir’ fikrini Italo Calvino’nun hayali kentlerinden ilham alarak ortaya çıkardığını söyleyen Ahmet Öğüt kendi kurgu hikayesini yazmış. Bu hikaye bienalde okunabilecek. Öğüt’ün işleri 90’lardan sonra kısmen hatırlayabileceğimiz olaylar ve mekanların maketlerinden oluşuyor. ‘İnfilak Etmiş Şehir’e dair maketlerin arasında ‘Priştina Postanesi’ de var ‘HSBC Binası’ da ve Belfast’ta tam 33 defa saldırıya uğrayan Europa Hotel de. Şenova katalog yazısında ‘İnfilak Etmiş Şehir’ için “Medya imgeleri sayesinde belleğimizde meydana gelen atlamalar üzerinden yapıların harabeye dönmeden önce ve sonra taşıdıkları anlamları ve değerleri sorguluyor” diyor.‘Lapses/*’ aynı zamanda üç ciltilik bir kitap serisini de barındırıyor. Başak Şenova’nın editörlüğünü yaptığı birinci cilt hem proje kataloğu hem de kavramsal çerçeve, yapıtlar ve genel süreç hakkında bilgiye yer veriyor. Yazar, film kuramcısı ve video sanatçısı Jalal Toufic’in editörlüğünü yaptığı ikinci cilt ise 20’yi aşkın yazarın ‘lapses’ kavramına farklı açılardan baktığı metinlere yer veriyor. Proje sırasında ilk ortaya çıkan kitap olan ikinci kitap için Başak Şenova “Okuduktan sonra bu konuyla ilgili daha çok kafa karıştıracak bir kitap” diyor. Editörlüğünü yine Şenova’nın yaptığı üçüncü kitapta ise Ceren Oykut’un Park Otel’i; Daniel García Andújar’ın Postkapital projesi; RGS’nin Kriegspiel projesi ve Yane Calovski’nin Ana Plan projesi kavramsal çerçeve dahilinde tartışmaya açılıyor.
28 Nisan 2009 Salı
dünyanın bütün nerdleri! birleşin!
bugün lafım size: hepinize kucak dolusu öpücükler (eheh)
direk habere geçelim isterseniz:
İSTANBUL – Santralistanbul’un bu yıl çok ilgi gören sergisi ‘Haritasız’ kapsamında okul bir de festivale ev sahipliği yapıyor. 29 Nisan – 1 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek olan Pixelist uzun yıllardır Helsinki’de düzenlenen ve uluslararası ilgi gören Pixelache’in İstanbul ayağı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarım Bölümü (VCD) tarafından düzenlenen üç günlük festivalde 29 Nisan Çarşamba akşamı elektroakustik virtüözü Erdem Helvacıoğlu sahneye çıkacak. Helvacıoğlu ABD'de yayınlanan ‘Wounded Breath’ albümünden ‘kulak için sinema’ diye adlandırdığı bir performanas yapacak. Festivalin gündüz programları ağırlıklı olarak atölye çalışmasından oluşacak. Bunlardan Helsinki kökenli ‘Koelse’ isimli deneysel elektronik sanatlar topluluğunun yürüteceği atölye çalışması ziyaretçilere atık elektronik cihazlardan müzikal enstrümanlar üretmeyi öğretecek. 30 Nisan Perşembe akşamı ise VCD öğrencileri Refik Anadol ve Alican Aktürk, DUE3 eşliğinde, Santralistanbul’un ana galeri cephesinde ‘quadrature’ isimli görsel işitsel bir performans sunacak. (Kültür Sanat)
27 Nisan 2009 Pazartesi
Resmi açıklama: Leonard Cohen geliyor
İSTANBUL - Türkiyeli Leonard Cohen hayranları gözü açık gitmeyecek, yıllardır bir söylenti olarak dolaşıp duran 'o Leonard Cohen konseri' sonunda gerçekleşiyor. Leonard Cohen 5 - 6 Ağustos tarihleri arasında Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde yıllardır plaklardan, kasetlerden, cdlerden ve artık dvdler'den dinlediği şarkıları canlı seslendirecek.74 yaşındaki ozan, şarkıcı ve yazar Cohen 2009 Dünya Turnesi kapsamında İstanbul'a gelecek ve eğer bu iki konser yaklaşık iki yıldır verdiği konserlerden farklılık göstermezse seyircisini hayal kırıklığına uğratmadan klasikleşmiş şarkılarına da yer verecek. Bunların arasında daha ismini duyunca insanı duygulandıran 'Suzanne', 'So Long Marianne', 'Bird on a Wire', 'First We Take Manhattan' ve geçtiğimiz yıl coverları arasında bir yarış yaşanan 'Hallelujah' da var.
Vaktinden önce sızdığı için İKSV'nin basına duyurmak zorunda kaldığı konserin bilgileri bugün öğleden sonra sayfalar yapılmışken e-mailimize düştü. Misafir Leonard Cohen olunca o saate kadar yapılmış sayfalar yıkıldı. İKSV'nin yıllardır Türkiye'ye getirmeye çalıştığı Leonard Cohen için biz sayfaları yıktık niceleri ise yaz tatili planlarını değiştirecek gibi görünüyor.
Leonard Cohen'in ismi (Cohen'e saygıdan olsa gerek, fazla haber olmadıysa da) 2006 yılından beri eski menajeri ve eski sevgilisi Kelly Lynch'le girdiği bir hukuk sürecine karıştı. Cohen 5 milyon dolar'ının bir Budist manastırında olduğu süre içinde "yok olduğunu" iddia ederek açtığı davanın sonucunda Lynch'in Cohen'e 9 milyon dolar ödemesi kararı çıkmış ancak Cohen bu parayı alamamıştı. Cohen yıldır turneye çıkmamasına rağmen aniden geçtiğimiz yıl dünya turnesine çıkacağını açıklayınca sebebin mali durumu olduğu konuşulmuştu.
1956 yılında ilk şiir kitabı piyasaya çıkan Cohen 1967 yılında ise 'Songs of Leonard Cohen' albümü ile müzik piyasasına girmiş o zamandan beri bazen uzun aralıklarla da olsa müzik yapmaya devam etmişti. Cohen son olarak Mayıs 2006'da sevgilisi Anjani Thomas ile şarkıların tümünü Thomas'ın seslendirdiği 'Blue Alert' isimli bir albüm çıkarttı. İstanbul konserinin bilet satışıyla ilgili detaylar henüz açıklanmadı.

william blake (evet bildiğimiz tiger-tiger-burning-bright-in-the-forrests-of-the-night william blake) 1809 yılında londra'da bi sergi açmış. o zamanlar herkes dalga geçmiş adamcazla (hayır, kim oluyolar bunlar da william blake'le dalga geçiyolar, ben onu anlamadım) şimdi tate bir odada bu sergiyi geri getiriyor. 4 ekim'e kadar görülebilir.
caryl churchill'den gazze oyunu
çok çok büyük ingiliz oyun yazarı caryl churchill'in gazze için yazdığı oyunu da tabii ki çok çok büyük ingiliz gazetesi the guardian'da seyredebilirsiniz: http://tinyurl.com/d9vk9y ishiguro'nun kısası da mevcut
ingiliz yazar kazuo ishiguro'nun ilk kısa öykü kitabı 'nocturnes' yayımlandı. her yazdığı ya ödül alan ya ödüle aday olan bi şey olan ishiguro'yla yapılmış bir röportajı şu adresten okuyabilir bi de üstüne ishiguro'nun eserlerinden ilham alınarak yapılmış bir vidyoyu seyredebilirsiniz: http://tinyurl.com/ceecymishiguro 'an artist of the floating world' ile whitebread ödülü, 'the remains of the day'le booker ödülü almış 'when we were orphans' ve son kitabı 'never let me go' ile booker'a aday olmuştu. 'never let me go' aynı zamanda time dergisine göre dergi kurulduğundan beri (1923) yayınlanan en muhteşem 100 kitabın en yenisiydi.
26 Nisan 2009 Pazar
üzüntü ve muz kabuğu
bütün ünlüler patır patır ölüyo sayın seyircilerbir zamanlar sizler de seyirciydiniz. siz de altın kızlar'ı seyrederdiniz (çok tatlılardı) hatta belki de en sevdiğiniz altın kız estelle'di. estelle, gerçek adıyla bea arthur öldü. önce all in the family'de maude rolüyle archie bunker'la (carroll o'connor) karşılıklı oynayan ardından bu roldeki başarısı sebebiyle 'maude' isimli kendi dizisine sahip olan arthur'u memleketimde 'altın kızlar'da tanıdık. günde en az iki paket sigara içmeden sahip olunamiycak muhhteşem sesi ve o sesle en komik replikleri bütün ciddiyeti ve asaletiyle deliver edişiyle hasstası olduumuz bi insandı kendisi.
'mame' müzikalindeki rolüyle tony award alan arthur golden girls ve maude'daki performansıyla da emmy'ye layık görülmüştü. 86 yaşında kanserden ölen arthur 1950 yılında broadway oyuncusu ve tony ödüllü yönetmen gene saks ile evlenmiş 1978 yaşında boşandığı saks'tan iki çocuğu olmuş. ondan önce yaptığı kısa bir evliliktense bizim bildiğimiz soyadını almış. şimdi tabii torun torba sahibi bi insanmış. daha fazla yazamiycam
25 Nisan 2009 Cumartesi
W S Merwin'e ikinci Pulitzer
bu haberi elbette ki merwin'in hayat hikayesi ya da amerikan şiirindeki yeriyle süslemiycem. merwin 'the shadow of sirius' ile ikinci pulitzer'inin sahibi oldu. frost'u geçip de beş pulitzer almasını diler miyim bilmiyorum ama dört alsa içim rahatlar. guardian'dan çaldığım bu fotoğraf da mükemmel bence.
bi şi unutmuşum
coppola gerçekten geri döndü galiba. godfather'dan sonra bi türlü kendini beğendiremeyen ve en nihayetinde yıllarca film çekmeyen yönetmen geçtiğimiz sene bağımsız kökenlerine döndü ve 'youth without youth'la ('benjamin button'ın iyisi) dirildi. bu sene ise yine bağımsız (self-financed) bir film olan 'Tetro'yla cannes'ın director's fortnight bölümünün açılışını yapıcak. ilk filmini çeken yönetmenler arasında coppola'nın ne işi var demeyin: 'tetro' aslında bu yıl out-of-competition gösterilecek filmler arasında seçildi ama coppola "bu filmin ruhuna uymaz" diyerek daveti reddetti (bu blogda yer almayan bir diğer ret ise fatih akın'ın son filmi 'soul kitchen'da değişiklikler yapmak istediği için festivale yollamak istemeyişiyle gerçekleşti).'tetro' arjantin'e göç eden bir italyan ailesinin iki sanatçı ruhlu oğlunun hikayesini anlatan yarı otobiyografik bir aile dramı (coppola ve aile dramı aynı cümlede geçince bi heyecanlandınız di mi? aii!nediyosunuz rodriguez'den daha iyi bi haber bu). başrollerinde Vincent Gallo (bu adamı sevenler hemen bu sayfayı terk edin bi daha da geri gelmeyin), Aiden Ehrenreich, Carmen Maura ve Klaus Maria Brandauer'in oynadığı filmle ilgili en önemli detayı sona sakladım (amacım öyle yapmak diildi ama ilk söylicemi son söylemek huyumdur): film siyah-beyaz abicim, burdan renkli film çıktıktan sonra sinema bitti diyenlere duyururum.
nme'den hediye: the horrors - primary colours
sevgili krizin vurduğu müzisyenler, hala kendinize müzisyen diyo musunuz?
bu müzisyenler çok zengin insanlar biliyosunuz, bunlara mp3 gömpeüç işlemiyo (dikkat: ekşisözlük terbiyesi!) fekat 'ekonomik kriz' bunları da vurdu. tam 'oohh yağlarım eridi' diycekken (hayatta demem) duydum ki liam ve noel gallagher'ı teyet geçmiş. tayyip de heralde liam, noel ve tayyip olarak kurdukları yeni band'den bahsediyodu, 'biz' derken (olacak o kadar yüzünden siyasi içerikli espiri yapınca olmuyo di mi? hep kafada bi aloski imajı). liamlanoel'in servetleri %16 artmış, 45 milyon poundları varmış 52 milyon poundları olmuş. duyduğuma göre 2010'un başında biteceği söylenen krizden kazasız belasız çıkmak için bülent ersoy'la görüşmek üzere istanbul'a geliceklermiş.
the guardian taziyelerini sunar
j g ballard'ın son kısa öyküsü the guardian'dan okunabili: http://tinyurl.com/dgcaamgeç de olsa cannes haberleri
cannes olayları belli oldu. e yani bi zahmet, zaten festival 13'ünde başlıyo. en büyük haber şu: geçen yıl festivalde 'üç maymun'la en iyi yönetmen ödülünü alan nuri bilge (ceylan) jüri üyesi. en büyük haberden sonra önem sırasına göre haberler de şunlar: isabella huppert jüri başkanı. diğer jüri üyeleriyse: Hanif Kureishi (bence en önemlisi bu), oyuncu Shu Qi, Amerikalı yönetmenler James Gray ve Koreli yönetmen Lee Chang-dong.
Peter Docter'in yarışma dışı gösterilecek 'La-haut' filmiyle açılacak, Jan Kouhehe'nin yine yarışma dışı gösterilecek 'Coco Chanel et Igor Stravinsky' filmiyle sona ericek festivalde altın palmiye için yarışıcak 20 film ise şunlar:
Alain Resnais - "Les Herbes Folles", Jacques Audiard - "Un Prophète", Xavier Giannoli - "A l'Origine", Gaspar Noe - "Soudain le Vide", Quentin Tarantino - "Inglorious Basterds", Ken Loach - "Looking for Eric", Lars von Trier - "Antichrist", Michael Haneke - "Le Ruban Blanc", Pedro Almodovar - "Les Etreintes brisées", Isabel Coixet - "Map of the Sounds of Tokyo", Marco Bellocchio - "Vincere", Jane Campion - "Bright Star", Andrea Arnold - "Fish Tank", Johnnie To - "Vengeance", Lou Ye - "Spring Fever", Philippin Brillante Mendoza - ''Kinatay'', Park Chan-wook - ''Bak-Jwi'', Ang Lee - "Taking Woodstock'', Tsai Ming-Liang - ''Visage'', Elia Suleiman - "The time that remains."
bu itüsözlük de deli mi ney sanki kendileri çektiler fotoğrafı.
24 Nisan 2009 Cuma
gözyaşlarımı tutamıyorum
23 Nisan 2009 Perşembe
kamerayla resim yapabilen adam öldü
1948 yılında 'Black Narcissus'la Oscar kazanan sinematograf Jack Cardiff öldü. Bir sinematografın adının size neden bu kadar tanıdık geldiğini merak ediyorsanız açıkliyim: Öncelikle 2001 yılında Oscar törenini seyrettiyseniz kendisinin yaşam boyu başarı ödülüne layık görüldüğünü hatırlayabilirsiniz. 1928 yapımı 'The Informer'da yönetmene Vichy suyu taşımakla işe başlayan Cardiff 'The African Queen'inin de sinematografıydı. Cardiff 1937 yılında İngiltere'nin Technicolorla çekilen ilk filmi 'Wings of the Morning'i çekti. Yönettiği diğer başarılı filmler ise 1957 yapımı Laurence Olivier ve Marilyn Monroe'lu 'The Prince and the Showgirl', 1960 yapımı 'Sons and Lovers' ve Alain Delon(cuğum)lu 'Girl On A Motorcycle' (1968) oldu. Cardiff için Marilyn Monroe 'the best in the world' Scorsese ise "kamerayla resim yapabilen adam" demişti. (scorsese de bayılıyo böyle laflar etmeye ama işte başlık da bundan çıkıyo)
21 Nisan 2009 Salı
nas ve damien marley'den albüm -şarkı diil-
nas ve damien marley vakt-i zamanında (2005) marley'nin 'road to zion' albümü için 'welcome to jamrock' diye çok sağlam bi şarkı yapmışlardı. bununla kalmasınlar istedinizse haziran ayında pek mutlu bir insan olucaksınız. zira bu ikili 'distant relatives' adında bir albüm çıkarıyor. hayırlara vesile olsun.moby'nin bütün arkadaşları mı çok ünlü?

moby geçen yıl da bi albüm çıkarmamış mıydı? ondan önceki yıl da? bu yıl da bi tane çıkarıyo: 'Wait For Me'. çıkış şarkısı 'Shot in the Back of the Head'in vidyosunu ise david lynch çekmiş. burdan seyredebilirsiniz: http://tinyurl.com/corl5c
anti-pop consortium 9 eylül'de dönüyo

canlarım benim
Matadorrecords.com'a girip sonic youth'un yeni albümden size hediye ettikleri 'sacred trickster'ını indirebilirsiniz (hala bütün albümü indirmemişsiniz gibi davranıyorum)blur'den üç konser daha
Judith Palmer'a göre en iyi on şiir kitabı
The Poetry Society direktörü Judith Palmer seçmiş:michael donaghy - collected poems
goblin market and other poems - christina rossetti
weeds and wild flowers - alice oswald and jessica greenman
ciaran carson: collected poems
the invention of butterfly - christopher james
theories & apparitions - mark doty
dark matter: poems of space - edited by maurice riordan and jocelyn bell burnell
women's work: modern women poets writing in english - edited by eva salzman and amy wack
clever backbone - john agard
benim görüşüme önem veriyosanız (neden vermiyceksiniz ki?) 'martian poet'lere de bi göz atın. çok tatlılar.
belki iyi kitaptan anlamıyosunuzdur diye söyliyim
Dan Browncular'a müjde. 'Da Vinci Şifresi'nden altı sene sonra üçüncü kitap 'The Lost Symbol' (Kayıp Sembol) eylül ayında piyasaya çıkıyor. Random House yayınevinin web sitesinde yer alan açıklamaya göre roman öncelikle ABD, Kanada ve İngiltere'de satışa çıkacak. İlk basımı 5 milyon adet basılacak 'The Lost Symbol' serinin baş kahramanlarından Robert Langdon'un 12 saatini anlatıyor. Katolik Kilisesi hakkında tartışmalı iddialara yer veren seri bugüne kadar dünya çapında 80 milyondan fazla kopya satmıştı. 'Melekler ve Şeytanlar'ı vizyona sokacak Columbia Pictures ise üçüncü film için çalışmalara derhal başlayacaklarını bildirdi.
sahilde okunucak kitaplar belli oldu
sevgili kız kardeşlerimbu hafta bir nevi kadınlar haftası oldu. kardeş blogumuz valideçeşmeyi ziyaret ederseniz ne demek istediimi anliycaksınız. gerçi geçtiimiz hafta geylergeyi'nden françois ozon sağolsun üç erkek bi ben, kadın hakları konulu bir pembe dizi de seyretmedik diil. ozon'un başlattığı dalga çığ gibi büyüyor.
gelelim geçtiimiz haftalarda longlist'ine yer verdiim orange prize for fiction'a... (yamulmuyorsunuz, bu ödül kadın yazarlara veriliyo) shortlist de geldi: buna 'sahilde okunucak kitaplar alışveriş listesi' de diyebiliriz.
buyrun:
Ellen Feldman - 'Scottsboro'
Samantha Harvey - ilk romanı 'The Wilderness'
Samantha Hunt - 'The Invention of Everything Else'
Deirdre Madden - 'Molly's Fox's Birthday'
Marilynne Robinson - 'Home'
Kamila Shamsie - 'Burnt Shadows'
20 Nisan 2009 Pazartesi
JG Ballard öldü
LONDRA - 'Güneş İmparatorluğu' ve 'Çarpışma' gibi romanlarıyla tanınan İngiliz yazar JG Ballard prostat kanseriyle verdiği uzun mücadelenin ardından pazar sabahı hayatını kaybetti. Bilim kurgu yazarı olarak tanınsa da Ballard romanlarının aslında "geleceğin psikolojisini resmettiğini" söylüyordu.Sömürge dönemi Şangay'ında yönetimi İngilizler'e verilen uluslararası yerleşim biriminde doğup büyüyen Ballard ikinci dünya savaşı sırasında 12 yaşından itibaren üç yılını burada bir Japon esir kampında geçirdi. Ballard 1987 senesinde Steven Spielberg tarafından filme çekilen 'Güneş İmparatorluğu' kitabını da buradaki anılarına dayandırdı. David Cronenberg'in 1996 yılında çektiği çok tartışılan filmi 'Çarpışma' da Ballard'ın romanından uyarlamaydı.
Bugüne kadar yayımlanan 15 romanından hemen hepsi Türkçe'ye çevrilen Jim Ballard için meslektaşı Iain Sinclair, "Ekolojik yıkım temasını kullanan ilk yazar Ballard'dı, ilk zamanlarda ün, yıldızlar, arabalar, otobanlar ve 'şehirlerin uçurumları' konularıyla çok ilgiliydi. Tüm bunlardan zamanla bir felsefe ortaya çıkaran ilk isim oydu. Bu sebeple çok çok büyük bir isim oldu" diyor.
"Yarattığı dünya gerçekleşti"
The Observer'ın edebiyat sayfasında köşe yazan Hephzibah Anderson ise "Eğer kariyerinin başına bakarsanız o zamanlar kısa öyküler yazdığını ve avangard bulunduğunu görürsünüz. Romanlarından hep vahşet akardı ama romanları gitgide daha az fütüristik olmaya başladı çünkü zamanla onun eskiden yarattığı dünya gerçek olmaya başladı" diyor.
Kendisi bilim kurgu yazarı olduğunu kabul etmese de Ballard bilim kurgunun 'yeni dalga'sının önde gelen isimlerinden sayılır. Collins İngilizce Sözlüğü'nde ise 'Ballardian' sıfatı "J G Ballard'ın roman ve kısa öykülerini andıran, özellikle distopik modernite, iç karartıcı insan yapımı manzaralar ve teknolojik, sosyal ya da çevresel değişimlerin yol açtığı psikolojik sorunlarla ilgienen işler için kullanılan bir sıfat" olarak tanımlanıyor.
2006 yılında prostat kanseri teşhisi konan Ballard'ın menajeri Margaret Hanbury 2008 yılında Frankfurt Kitap Fuarı'na Ballard adına 'Conversations with My Physician: The Meaning, if Any, of Life' (Doktorumla Konuşmalar: Eğer varsa, Hayatın Anlamı) başlığını taşıyan bir roman taslağıyla katıldı. Hanbury halen kanser, Ballard'ın kanserle savaşı ve "daha geniş konuları" kapsayan roman için yayın evleriyle görüşüyor.
19 Nisan 2009 Pazar
festival sonrası
önce güzel şeylerden başlayalım
biliyorum süper geyik ama festivale bi sürü seyirci gelmesine artık eskisi kadar gıcık olmuyorum. yaşlanıyorum mu ney anlamadım ama böyle bi romans geliyo üstüme festival zamanı. artık bu işlerden elimi eteğimi çeksem domates mi yetiştirsem diye düşünüyorum ama bi yandan haklıyım bea, vatandaşı sinema salonu kapısında uyanıklık sırasına girmiş görünce gözlerim doliy. ama dünya kadınlar için zor bi yer, o yüzden ağlamıyorum, başım dik sayın okur. netice itibariyle diycem şu ki festival valla seyirciden geçilmiyodu.
peki bi sürü ünlü konuk geldi: bill plympton'ından john malkovich'ine andrey khrzhanovsky'sinden cristian mungiu'suna... şakir eczacıbaşı krizden ne kadar şikayet etse hakkı diyorum bazen sonra da 'bırakh bu işleri yaıı' oluyorum, heralde bu işler dediğim işlerden pek anlamadığımdan olsa gerek. neyse bu kadar ünlü konuktan şahsen en çok cristian mungiu'dan etkilendim: mungiu bu arada 'munciyu' diye okunuyomuş, kendisini ağırlamakla kalmayıp kankası da olduğunu anladığım senem aytaç'ın (altyazı) telefondaki telaffuzu üstüne. bu mungiu'nun ağzından üstüne düşünülmemiş, o anda uydurulmuş kelime çıkmadı. ortam biraz her an film çekebilicek insanlardan oluşuyodu dolayısıyla muhabbet de o tarafa doğru kayıktı ama hiçbi sakıncası olmadı.
peki kötü olan neydi? aslında akılda kalır bir tek kötü şey oldu, onu da karizmam sarsılmasın diye festival sonrasına sakladım: john malkovich bildiğimiz 'mal'kovich çıktı. önce ntv'den esra'ya basın toplantısında "robert fisk okuyup da bana hala robert fisk'i neden sevmediğimi soruyorsanız zaten cevap versem de cevabımı anlamazsınız" dedi (herifteki rahatlığa bak). sonra da "bu soruyu daniel pearl'ün babasına sorsanız o daha iyi cevaplardı" dedi.
zaten john malkovich'le röportaj yapacağımı duyan bir takım insanlar "herif faşo falanmış galiba" gibi beyanlarda bulunmuş, beni hayli şaşırtmışlardı. benim bildiğim john malkovich böyle muhallebi gibin güllaç gibin bi insandı. bu şaşırtıcı duyumlar üstüne önce imdb'ye danıştım, baktım trivia'da ne diyiler. diyiler ki idam yanlısıymış. hatta "seri katiller vicdandan yoksun ruh hastaları" demişliği var sitedeki bilgilere göre. kimse bu adama "bunlar ruh hastasıysa sence normal insanlarla aynı muameleyi görmemeleri gerekmez mi?" dememiş mi anlaşılamadı. ama birisi böyle bi şey söylediyse de john malkovich'in cevabını duymak istemezdim.
sonradan -röportajı yazdıktan ve gasteye gönderdikten sonra- açıp neymiş bu herifin robert fisk'le derdi diye baktım. açıp bakmak da antik bi kalıbımız: google sağolsun. ve şunu buldum:
okumaya üşenenler için özetliyim: john malkovich mesela 9/11 in sebeplerinin üstüne
düşünülmesi gereken şeyler olmadığı görüşünde. o kadar o görüşte ki bu sebepler üstüne düşünmek için senelerdir orta doğu'da olan ve hayatını böyle kazanan robert fisk'i öldürmek istiyor. bunu da kendi kendine hissetmekle yetinemiyor, kendisine ve önüne gelen herkese söylüyor. işte böylee.
"En iyi animasyon filmleri kriz döneminde çekildi"
İstanbul Film Festivali’nde Uluslararası Yarışma bölümünde gösterilen filmlerden ‘Bir Buçuk Oda’nın yönetmeni Andrey Khrzhanovsky İstanbul’daydı. Bu animasyon efsanesiyle filmini ve ötesini konuştuk İSTANBUL – 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nden bir animasyon efsanesi geçti. Festivale yakışacağı üzere bu efsane Hollywoodlu değil Moskovalı’ydı. Çeşitli kaynaklardan Andrey Khrzhanovsky’nin Rusya’da animasyon işini ne kadar değiştirdiğini burada bir imzaya dönüştüğünü öğreniyorum ama IMDB’de onunla ilgili fazla bir bilgi yok, internette de ama onun da söylediği gibi “Bu internete fazla güvenmemek lazım.”
Özellikle Rus kültürüyle ilgili yaptığı filmlerle tanınan Andrey Khrzhanovsky’nin festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde gösterilen filmi ‘Bir Buçuk Oda’ Nobelli Rus şair Joseph Brodsky’nin hayatını anlatıyor. Brodsky 1972 yılında Rusya’dan aykırı görüşleri nedeniyle sürülmüş ve hayatının geri kalanını, şiirlerinden çok sevdiğini ve özlediğini anladığımız Moskova’yı ve ailesini bir daha hiç görmeden, ABD’de geçirmiş. Filmde ise Khrzhanovsky, Brodsky’yi hayali bir yolculuğa çıkarıyor, ABD’den St. Petersburg’a... aynı zamanda bizim için de hayali bir yolculuk bu, çünkü film boyunca Khrzhanovsky’nin animasyon yeteneklerini de Türk izleyici olarak çoğumuz ilk defa görüyoruz.
Atlas Sineması’ndaki yönetmenli gösterim sırasında Khrzhanovsky’yle sinemanın girişinde buluşuyoruz. İlk olarak 1985 yılından 2003 yılına kadar hiçbir işi yok gibi görümesinin sebebini merak ediyorum. Ne yapmış o kadar zaman boyunca? “Çalıştım” diyor. “İnternete fazla güvenme, zaten bu filmin yapımı 10 yılımı aldı.” Peki bunca yıl animasyon filmler yaptıktan sonra neden şimdi uzun metrajlı bir film? “Üniversitedenn yönetmen olarak mezun oldum. En büyük sinemacılardan biri Lev Kuleshov benim hocamdı. Uzun bir zaman animasyonla uğraştım çünkü çok seviyordum. Bu sefer sevdiğim her şeyi birleştirdim bu filmde; belgesel, animasyon, vs. Zaten kimseye hayatım boyunca animasyon yapacağıma dair bir söz vermemiştim.” Bu bir yandan Khrzhanovsky’nin espiri anlayışı ama gerçekten öyle bir söz verdiğini düşündüğümü sanıyor mu, ondan da emin olamıyorum. Çünkü aramızda iki çevirmen var.
Peki neden Brodsky?: “Bizim zamanımızı çok güzel anlattığını düşünüyorum. Aynı yılda doğduk ve onu okudukça o zamanı hatırladım. Savaşı, savaş sonrasını, Sovyetler Birliği dönemini. Brodsky’nin hayatını anlatmak o zamanı anlatmak için idealdi.” Brodsky’nin bir önemi daha var tabii: “Sovyetler Birliği’nde yaşamış en özgür adamdı o belki de” diyor. Bu yıllarını sürgünde geçirmiş birisi için söylenecek en son şey heralde ama Khrzhanovsky’nin bahsettiği o cins bir özgürlük değil; önce kafasını gösteriyor Khrzhanovsky sonra kalbini. Özgür olan bunlardı. “Akıl hastanesinde kaldı, cezaevinde kaldı, sürgüne gönderildi ama düşündüğünü söylemekten vazgeçmedi. O derdi ki insanlar ne zaman kitap okumayı bırakır, o zaman insanlık ölür ve ne zaman insanlar şiir yazmayı ve okumayı bırakır, o zaman insanlar dört ayaklarının üstüne dönerler.”
Daha önce de Pushkin’in yazılarından film yapmıştı. Kendisi bir şeyler yazıyor mu? Muhteşem bir cevap veriyor: “Ne zaman bir şey yazmaya kalkışsam bakıyorum ki Montaigne benden önce hepsini yazmış.”
Hollywood animasyonları konusundaki fikrini merak ediyorum ve tabii ki gidişattan hiç memnun olmadığını öğreniyorum. “Sadece para için yapyıorlar” diyor. Hollywood öyle bir yer ki birinin bunu böyle açıkça söylemesi safça geliyor insana sonra da insan kendinden utanıyor. “Kültür düşük” diye devam ediyor. Özellikle de Disney’i suçluyor. Peki umudu var mı diye soruyorum: “En iyi animasyon filmler kriz zamanında çekildi” diyor. “Çünkü kriz zamanı insanların büyük umutlara ihtiyacı var, animasyon da bu dönemlerde insanlara o hayal gücünü sağlıyor.”
Rus kültürüne bu kadar bağlı bir Rus sanatçı şu an Rusya’nın kültürüyle ilgili umut sahibi olabiliyor mu? “Şu an insanlar bütün dünyada olduğu gibi Rusya’da da kitap okumuyorlar. Maalesef şu an Rusya’yı temsil eden sanatın film olduğunu söylerim. Televizyon ve pop müzik orada her şeyi ele geçirmiş vaziyette. Böyle devam ederse insanlık tümden dejenere olacak.” Ama... “Gençliğe güveniyorum” diye devam ediyor. “Özellikle inandığım bir şey var; dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanların birbirine olan bağı. Pushkin’in öğretmeni Türk bir kadının oğluydu. Yani Rus şiirinde Türk kanı var.”
16 Nisan 2009 Perşembe
“Canımızı acıtan hikayeler anlatmalıyız”
‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’le Altın Palmiye sahibi olan Romanyalı yönetmen Cristian Mungiu Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde bir söyleşiye katıldı.İSTANBUL – 2007 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen ‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ün yönetmeni Cristian Mungiu 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak İstanbul’daydı. Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde düzenlenen bir söyleşiye katılan yönetmen filminin yapım sürecinden, Hollywood filmlerine kadar birçok konuda soruları cevapladı.
Önce filmin çekim sürecini anlatan Mungiu çekimler sırasında ortaya çıkan aksaklıklar karşısında nasıl davrandığına ve nasıl davranılması gerektiğini düşündüğüne dair konuştu. “Planlarda değişiklik olması kaçınılmaz ama önemli olan bu değişikliğin gereğini fark etmek ve ona çözüm bulmak sonra da onu filmin bir parçası haline getirmelisiniz, filmin üslubuna uydurmalısınız. En başta yapmak istediğiniz şeyi asla aklınızdan çıkarmamalısınız” diye konuştu.
Mungiu “Filmler ikiye ayrılır; bir karakterin kapıyı açıp bir odaya girdiğini gösteren filmler ve bu detayı atlayıp karakteri önce koridorda ardından odada gösteren filmler” dedikten sonra “Ben ikincisini yapmaya karar vermiştim” diye ekledi. Mungiu “Filmin iyiliği için alınacak bir karar o ana kadar söylediğiniz her şeyle çelişiyorsa bile, alınmalıdır” dedi.
Ardından seyircilerin sorularına geçildiğinde ilk soru “Neden kürtajla ilgili bir film yapmaya karar verdiniz?” oldu. Mungiu kendi doğduğu zamanın Romanya’da kürtajın yasak olduğu bir zamana tekabül ettiğini ve dahil olduğu jenerasyonun çoğunlukla kaza eseri dünyaya gelmiş çocuklar olduğunu söyledi. “Ancak niyetim kürtajla ilgili bir film yapmak değildi. Niyetim bu hikaye üstünden o dönemi anlatan bir film yapmaktı” diyen Mungiu önce filmde ne anlatacağına karar vermiş. Ardından anlatmak istediği konuyla uyuşacak bir hikaye aramaya başladığında bir süre sonra bir kadının kendisine 15 yıl önce bu hikayeyi anlattığını hatırlamış.
Hikaye hem bugünü hem dünü kapsaması ve hem kişisel hem herkesin kendini özdeşleştirebileceği bir hikaye oluşuyla Mungiu’nun kafasına yatmış. Mungiu “En zoru hikayeyi bulmak, gerisi prodüksiyona dair işler ama hikayeyi bulduğunuz an bir aydınlanma anı” diye konuştu.
“Eğer kafanızda ‘Kürtaj kötü bir şeydir’ diye bir fikirle yola çıkarsanız ve filmde de bunu anlatmaya çalışırsanız o zaman çekim süresince keşfedecek hiçbir şeyiniz olmaz” diyen Mungiu “Ama eğer bir hikaye anlatmak üzere yola çıkarsanız o hikayeyi nasıl yorumlayabileceğinize dair başta bir fikriniz olmaz ama zamanla hikayenin katmanlarını fark edersiniz” diye ekledi.
‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’deki hikayeyi ona anlatan kadınla aralarında bu konuyu bir daha asla açmayacaklarına dair bir anlaşma yaptıklarını belirten Cristian Mungiu “Ancak bir yönetmenin yapması gereken bahsetmek istemediği bir konudan bahstemektir zaten” dedi. “Eğer ortada kendi canını acıtan bir hikaye varsa bu hikaye seyredenlerin de canını acıtacaktır. Hollywood filmlerinde olduğu gibi sadece iyi vakit geçirmek için de sinemaya gidebilir insanlar ama biz tam da bu yüzden böyle filmler yapmıyoruz ve Hollywood’da çalışmıyoruz” dedi.
12 Nisan 2009 Pazar
"Bilseydim filmi Türkiye'de çekerdim"
İstanbul Film Festivali seyircisi önceki gün François Ozon'un son filmini yönetmenle beraber izledi. Ozon gösterimden sonra seyircinin sorularını yanıtladı.İSTANBUL - 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali dün akşamki konuğu 'Angel', 'Sekiz Kadın', 'Kızgın Kayalara Düşen Su Damlaları', 'Havuz' ve '5x2' gibi filmleriyle tanınan Fransız yönetmen François Ozon'du. Ozon'un son filmi 'Ricky'yi festival seyircisi yönetmenle beraber izledi.
Filmin başlamasından önce "Aileden ve insanların hayatta kendi yerlerini bulmasının zorluğundan bahseden bir film bu" diyen Ozon filmin gösteriminin ardından salondaki seyircilerin sorularını yanıtladı.
Sıradan iki insandan doğan oldukça sıradışı bebek Ricky'nin dünyaya geldiği aileyi hem karıştırışını hem de bir araya getirişini anlatan film hakkında elbette ilk akla gelen soru filmde bir bebekle çalışmanın zor olup olmadığıydı. Ozon Ricky'yi canlandıracak bebeği ararlarken aslında aradıklarının rahat bir anne olduğunu fark ettiklerini belirttikten sonra Fransa'da bebeklerle çalışmanın çok sıkı kurallara bağlı olduğunu Arthur Peyret'yle (Ricky) günde yalnızca bir saat çalışabildiklerini anlattı. Ozon Türkiye'de setlerde bebeklerin düştükleri durumları öğrenince "Bilseydim burada çekerdim" dedi. Ancak "Sarkozy istemese de ben Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi gerektiğini düşünüyorum" diye de ekledi.
Filminin içerdiği mesajla ilgili bir soru gelince ise Ozon "Ben filmleriyle mesaj vermeye çalışan bir yönetmen değilim" dedi. "Ama bu filmde bir ailenin nasıl oluştuğunu ve ailede her bireyin yerini nasıl bulduğunu anlatmaya çalıştım" diye ekledi.
Bir izleyicinin "Eski filmleriniz daha dramatikti. Şimdi insanlar François Ozon'un uslandığını konuşuyor, bu filmde buna bir örnek" demesi üzerine, Ozon "Her sene bir film çekiyorum ve farklı konular tercih ediyorum. Her yaptığım film hayatımda bir ana tekabül ediyor. Bu defa ise iki tarzı birleştirerek hem teatral hem komik bir film yapmaya çalıştım" diye konuştu. Ancak kurgu sırasında filmin ilk uzun metrajlı filmi olan 'Sitcom'la arasındaki benzerliği fark ettiğini söyleyen Ozon "İki filmde de bir aileye dışarıdan bir unsur giriyor. 'Sitcom'da bu bir sıçandı burada aileye katılan bir bebek" diye ekledi. 'Ricky' YR 17 Nisan Cuma 21.30'da Yeni Rüya'da 19 Nisan Pazar 21.30'da Nişantaşı City's'de gösterilecek.
11 Nisan 2009 Cumartesi
Malkovich'le 14 dakika 17 saniye
İSTANBUL – Onu ister ‘Ateş Hattı’yla hatırlayın ister ‘Places in the Heart’la ister kendi adına çekilen ‘John Malkovich Olmak’la ister ‘Tehlikeli İlişkiler’le, John Malkovich’in onyıllardır ve hala en saygı gören oyunculardan biri. 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nden onur ödülü almak üzere İstanbul’a geleceğini duyunca onu göremeyeceğini bilen insanların bile heyecanlanması işte bu yüzden. Dün sabah yapılan basın toplantısı, ardından az sayıda verdiği (ama Radikal olarak bizim de kaptığımız) röportaj ve Emek Sinema’sında gerçekleşen ödül töreniyle beraber günümüzün yarısı Malkovich’le geçti. Gerek kibarlığına hayran kalarak gerek bir gazeteciye ‘Robert Fisk okuyup da bana hala Robert Fisk’i neden sevmediğimi sorabiliyorsanız zaten cevap versem de anlamazsınız” demesine şaşarak bütün gün onu anlamaya çalıştık.
Beyninin içinde düşündüğünden emin olduğum onca şeyi neden söylemiyor bilemiyorum ama sebebin kişiliği olduğunu sanıyorum. Tabii çok ünlü olduğu bunca zaman boyunca kimbilir söylemek istemediği neler söyledi. Hele ki basın toplantısında Tom Cruise’u neden öldürmek istediğine dair bir soru sorulunca yüzünün aldığı ifadeyi görünce insan bir üzülüyor(!). Hayatında öyle bir laf etmemiş besbelli. Ancak bir diğer belli olan şey ise sabit fikirli olmamakla beraber, aykırı ya da herkesin ilk duyuşta sakin yaklaşamayacağı fikirlere sahip olabileceği.
Basın toplantısı boyunca kendi fikrinin sorulduğu her durumda son derece temkinli davrandı Malkovich. Hiçbir konuda kesin bir şey söylemek istemediği belli. Ama zamanında ABD’de idam cezasının kaldırılmasına şiddetle karşı çıktığı biliniyor. Hatta bir seri katilin idamından sonra ‘şampanyalı mampanyalı’ bir parti verdiği bile söyleniyor.
Ama bu kadar yıldır çok sayıda filmini gördüğüm (hatta benim değil annemin jenerasyonu olduğu için seyrederek büyüdüğüm) kafamdaki imajı çok sağlam bir oyuncu hakkında sayfalarca yazacağımı sanıyorum röportaja girmeden önce. Ama John Malkovich fazla konuşmuyor. Kendisi de kelimelerle arasının çok iyi olmadığını söylüyor zaten. Ancak yüz ifadesinden de bir şey çıkarmak çok kolay değil. Poker suratlı olarak tabir edilebilecek insanlardan Malkovich. Konuşmaması da kendisiyle ilgili birçok pozitif şey söylüyor diye düşünmek mümkün. Çünkü ‘Utanç’ı seyrederken “Allahım bu batılılarda amma bayılıyolar konuşmaya” diye geçti içimden.
John Malkovich’in son filmi ‘Utanç’ (Disgrace) ile İstanbul Film Festivali’nde gösterilen filmlerden biri. Cape Town’da bir üniversitede ders veren bir profesörü canlandırdığı film J. M. Coetzee’nin en ünlü (ve iki Booker Ödüllü) romanından uyarlama. Profesör Lurie öğrencilerinden biriyle ilişkiye giriyor. Ancak öğrencinin bu konudaki istekliliği tartışmalı. Ardından okuldan atılıyor ve çölün ortasında yetiştirdiği meyve sebzeyi pazarda satarak hayatını kazanan kızını ziyarete gidiyor. Burada yaşadıkları ve tanıştığı insanlar üstünden Profesör Lurie’nin kişiliğindeki katmanları, Güney Afrika’da yaşayan Batılı bir profesör olarak önyargılarını ve içindeki ‘insanlığına dair karmaşıklığı’ görüyoruz.
Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan filmlerinin neredeyse tamamı (‘The Reader’, ‘Hayallerin Peşinde’ ve ‘Milyoner’) uyarlama olunca ve ‘Utanç’ da 21. Yüzyılın en iddialı romanlarından birinin uyarlaması olunca Salman Rüştü’nün Oscar töreninin ardından The Guardian’da yayımlanan yazısı geliyor aklıma. Rüştü bir zamanlar bir yönetmenin kendisine ‘Tüm uyarlamaların kaderi berbat olmaktır’ dediğini söylüyor ve bunun üstüne birçok örnekle bu fikri tartıışıyor yazıda. Malkovich kendisi de ‘The Dancer Upstairs’da Nicholas Shakespeare’in romanını sinemaya uyarlamıştı. Basın toplantısında öğrendiğimiz üzere daha virçok uyarlama yapmayı da düşünüyor. Röportaja geçtiğimizde hemen soruyorum: Salman Rüştü’nün yarattığı tartışma konusunda ne düşünüyor?

Profesör Lurie’nin öğrencisiyle yaşadığı ilişki jürinin bazı üyeleri tarafından büyük tepki görüyor. Ama hepsinin ve filmdeki herkesin aynı şiddette tepki verdiğini söylemek zor. Bunun bir tecavüz vakası olduğunu söylemek yalan söylemek olur. Ancak Profesör Lurie’nin (belki de sırf duymak istenen bu olduğu için) söylediği üzere ‘bulunduğu pozisyondan yararlanarak’ yaklaşıyor öğrencisine. Peki Malkovich bu davranışı ne kadar yanlış buluyor: “Korkunç, dehşet verici biçimde yanlış.” “Ama benim yaşımda ve benden daha genç birçok erkek gençliği ve (uzun zaman doğru kelimeyi aradıktan sonra) masumiyeti çekici buluyor. Ben kesinlikle böyle bir insan olmadığım için benim için bunun korkunç derecede yanlış olduğunu söylemek çok kolay ama mesela David Lurie yaptığının hiçbir sakıncası olmadığını düşünüyor. Hatta hayat tarzı bu” diyor.
‘Utanç’ta insanların özellikle de Güney Afrika’da yaşayan Batılılar’ın iyi olma çabalarıyla ilgili büyük bir soru işareti var. İyi olmanın iyiliği korumanın pek kolay olmadığı bir dünyada yaşadığımız su götürmez bir gerçek. Kendisi zorlanıyor mu iyi olmakta? “Hayır, çünkü bir insan hayatta sahip olabileceği bütün avantajlara, fırsatlara ve kutsanmışlığa sahipse iyi olmak çok zor değil. İyi olduğumu söylemiyorum ama öyle olmaya çalışmak benim için acı verici veya zorlayıcı değil” diyor.
Profesör Lurie’yi hiç tasvip etmediğini özellikle vurguluyor ama bunun bir yandan da yönetmenin romanı yorumlayış biçimi olduğunu ekliyor. “Ben yönetiyor olsaydım profesörü ve olayları öyle yorumlamazdım. Sanırım kızıyla olan ilişkisine daha sıcak yaklaşırdım ve daha az metaforik yaklaşırdım.“ diyor.
Son olarak kendi sevdiği yazarları merak ettiğimi söylüyorum. “Çok var” diyor. “Pek sinemaya gitmesem de olabildiğince okumaya çalışıyorum. Yıllardır kurgu okumuyordum. Bir süre önce yeniden okumaya başladım. Roberto Bolaño çok okudum. Faulkner beni çok etkiledi. Delillo da öyle. Marquez çok severim. Natsuo Kirino’nun kitaplarını çok okudum yakın zamanda. Orhan Pamuk seviyorum. Özellikle sevdikleri ‘İstanbul’ ve ‘Kar’.”
Bize ayrılan kısa sürenin sonuna geliyoruz ancak 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında alacağı Onur Ödülü’nün verileceği Emek Sineması’na doğru İstiklal Caddesi’nden yürümeye başlıyoruz. John Malkovich’in İstanbul’da olduğuna dair en ufak fikri olmayan İstanbullular’ın arasından gerek fotoğraf çektirerek gerek imza dağıtarak gedikten sonra sinemanın sokağının köşesinde onu bekleyen hayranlarıyla karşılaşıyor Malkovich. Sokağı yürümek, sinemaya girmek, salonda girmek, yerine oturmak ve ödülünü almak için seyircinin sakinleşmesini beklemek dakikalar sürüyor. Sonunda John Malkovich daha önce defalarca Onur Ödülü almak üzere çağırıldığı festivalde Emek Sineması’nın sahnesine çıkıp Şakir Eczacıbaşı’nın elinden ödülünü aldıktan sonra “Bu kadar keyifle yaptığım bir işten dolayı bu ödüle layık görüldüğüm için çok şanslı hissediyorum” diyor. “Bilmiyorum bunu hak etmek için ne yaptım?”
Biz biliyoruz ve festival seyircisi olarak ‘Utanç’ı seyrederken kimbilir kaçıncı defa hatırlayacağız.
8 Nisan 2009 Çarşamba
7 Nisan 2009 Salı
Mutsuz kadın yoktur, susuz kadın vardır

Sekiz sene önce Antalya'da 'Su yoksa seks de yok' diyen kadınlardan ilham alan 'Absurdistan'a göre 'Mutsuz kadın yok, sadece susuz kadın var'
İSTANBUL - 'Absurdistan'ın festivaldeki ilk gösteriminin yapılacağı pazartesi sabahı basın için ayrılan davetiyelerden almak üzere Aksanat'a gidiyorum. Davetiye yok, garip. Filmin başlamasından yarım saat kadar önce Atlas'a gidiyorum. Sokağa kadar sıra. Onunla kavga bununla dövüş derken yüzündeki ifadeden "Absurdistan'a biletim var" demek üzere olduğunu anladığım bir kadının elindeki bilete yapışıyorum. Bunu gören bir kişi daha aynını yapıyor. Üçüncü kişiyeyse kadın dönüp "Müsadenizle onunla ben izleyeyim filmi" diyor. Evet, İstanbul Film Festivali'nde insanlar görev gibi filme gidiyorlar. Bir an için festival dışında sinemalarda oynayan 'güzel' filmlerin -yani 'Issız Adam' olmayanların- bomboş salonlara oynadığını unutuverip pek seviniyorum.
Filmin ilk gösterimini seyirciyle beraber seyredecek yönetmen Veit Helmer de çok mutlu. Gösterimden önce seyircinin fotoğrafını çekiyor, arkadaşları filminin ağzına kadar dolu bir salonda oynadığına inanmazlarsa kanıt olarak göstermek için.
Herkes kataloğu okuyup da gelmiş belli. Çünkü salondaki herkes 'Absurdistan'ın sekiz yıl önce Antalya'da köyün su borularını tamir etmedikleri için kocalarıyla seks yapmama kararı alan protestocu kadınlara dayandığını biliyor. Bu yüzden de bu film festival dışında vizyona girdiği zaman (dağıtım şirketlerine selam ederim) dolu salonlarda seyredileceklerden. İşin garibi filmde toplasanız on replik var. Ama Veit Helmer'in filmi kendisi kadar komik, hatta 'o kelime'yi kullanmak gerekirse 'sempatik'. Tabii Gordan Mihic'in de bu işte parmağı yok değil. 'Çingeneler Zamanı' ve 'Kara Kedi Ak Kedi'yi Emir Kusturica'yla beraber yazan Mihic bu filmin de yaratıcılarından. Bu ikilinin yarattığı hikayede de Kusturica'yı görmemek mümkün değil. Bir yandan Kusturica'yı neden sevdiğimizi hatırlamamak da...
Helmer film başlamadan önce son olarak bu makaleyle karşılaşmasını anlatıyor: "Almanya'da yaşadığım yerin gazetesinde bu makaleyi gördüm ve o zamana kadar Türkiye'yle ilgili belli bir fikrim vardı. Ama bunu gördükten sonra değişti. Çünkü eskiden Türkiye'de kadınlar bastırılıyor zannederdim ama meğer burada güç kadınlardaymış." Aslında ona güç demiyoruz. Ama hikayenin absürdlüğünü görmemek imkansız. Bu hikayeye sebep oluşunu da.
Helmer ve Mihic nerede olduğu belli olmayan ama Rusça konuşulan absürd bir köy için yazmışlar hikayelerini. Erkekler bütün gün yatıyor. Kadınlar sabahtan akşama kadar hatta bazen aynı anda üç iş (biri de seks) yapıyor. Ama günün birinde vakt-i zamanında köyün erkeklerinin kahramanlık destanını yazan 'köye su getirme' işi bir masal olarak kalıyor. Su boruları paslanıyor, ekmekler votkayla yapılır oluyor. Helmer bütün bunları çok 'masalsı' bir biçimde anlatıyor. Arka arkaya Çakmaktaşlar'daki gibi tuhaf ama pratik icatlar görüyoruz. Hepsi de yaratıcı beynin ürünleri. Ancak bunlar öyle çok ki filmde her şey biraz geç oluyor hissi uyanıyor insanda. Sonunda bir aşk hikayesi, komedi ve muhteşem karakterler birleşince akılda kalır bir film çıkıyor ortaya.
Filmin gösteriminin ardından 'sahneye' Helmer çıkıyor yine. Biz soru-cevap için çıktı sanıyoruz ama o meğer stand-up yapmaya çıkmış. Önce birkaç ciddi soruya cevap veriyor: "Filmde fazla diyalog kullanmadım çünkü film görsel bir iştir. Konuşmalar onu görsellikten uzaklaştırır. Ama bu filmde bir önceki filmime (Tuvalu) göre daha fazla konuşma var. Bunun sebebi şu, ses tonunuz bir yandan da sizin kişiliğinizdir. Sadece ses tonunu duyduğum bir insana aşık olabilirim." Film 'Şalvar Davası'nın aynısı deyince seyircilerden birisi, bu defa "O köyün kadınları da o filmden etkilenmişlerdir belki de" diyor. "Belki de 'Lizistrata'dan."
Sonra birden komedi başlıyor: Önce seyirciyi filmini çok fazla okumakla suçluyor Helmer sonra filmi çektiği köydeki Azeriler'in bunu ikinci bir 'Borat' vakası sandığını anlatıyor. Köy ahalisi uzun bir süre porno film çektiklerini sanmışlar, tahmin edersiniz ki kadınlar protestoya başlayınca erkekler su borusunu tamir etmeden seks yapmak için türlü yöntemlere başvuruyorlar. Öyle ki başrol oyuncularından Kristyna Malérová'nın (filmdeki adıyla Aya) tamamen çıplak olması gerektiği bir sahnede o zamana kadar sette hepsine birer asistanlık düşmüş olan köy halkı 'bir şey almaya gönderiliyor'. Ancak köy çok küçük olduğu için bir şey alıp gelmek yalnızca birkaç dakika sürüyormuş ve yönetmenin gözü de sürekli arkadaymış, 'Köylüler geliyor mu?' diye. Bu yüzden Aya'nın çıplak göründüğü sahne çekilirken Helmer bakmıyormuş. Bu arada filmin altı sene süren çekiminin ardından Helmer bir yandan festival festival dolaşırken bir yandan da düğünden düğüne gidiyormuş, altı sene içinde üç çocuk dünyaya gelmiş. Hepsi de bu filmin meyveleri. Belli ki 'Absurdistan'ın setinde su sıkıntısı yokmuş.
öncelikle - hoş geldiniz
‘Hoş Geldiniz’ Kuzey Irak’tan İngiltere’ye göçen sevgilisine kavuşmak isteyen Bilal’in Avrupa’da pasaportsuz seyahat edişinin öyküsü. Bilal Fransa’ya vardıktan sonra Manş Denizi’ni geçmek için yüzme dersleri almaya başlıyor. Pasaportsuz Avrupa’da gezme işine bir lafınız olmayabilir, romantik bulabilirsiniz. Ama ‘yüzme dersleri alma’ kısmında iş çetrefilleşiyor. Sebep Fransa’da göçmenlere yardım etmenin suç sayılması ve beş yıl hapisle ve 30 bin avro’yla cezalandırılabilmesi.
Yönetmen Philippe Loiret’in de parmak bastığı tam da bu. Bu yüzden filmin gösteriminin ardından Fransa’da yaşayan oyuncular Derya Ayverdi Fırat Ayverdi ve Fırat Çelik’in katıldığı soru-cevap kısmında oyuncular Loiret’ye teşekkür ediyor. “O olmasa Fransa’da ne olduğunu kimse göstermiyor” diyorlar. Fransa’da ne olduğunu birçok yönetmen gösteriyor aslında ama bunu kendi Fransızlığı’nın dışına çıkmayı başararak gösterebilen yönetmen az.
Loiret filmin Fransa’da vizyona girmesinin ardından “Kendimi 1943 yılında bir Yahudi’yi barınağında saklayan birinin hikayesini anlatmış gibi hissettim” deyince Fransa’nın göçten sorumlu bakanı Eric Besson, Loiret’yi ‘sarı çizgiyi aşmakla’ suçlamıştı. Oyunculara ‘Durum gerçekten o kadar vahim mi?’ diye sorunca Derya Ayverdi alıyor sözü: “Tabii ki durum aynı değil. O zaman Yahudiler öldürülüyorlardı. Fransa’da göçmenleri kimse öldürmüyor” diyor. “Ama mültecilerin yaşam şartları çok kötü. Polisin saldırısına uğruyorlar ve onlara yemek bile verseniz suçlu durumuna düşüyorsunuz. Bence muhtaç bir insana yardım etmenin suç olması çok saçma.”
‘Hoş Geldiniz’in bir diğer başarısı –aslında en önemlisi- bu konuda bir sonuç elde edilecek olması. Film parlamentoda gösterildikten ve bu konu Fransa’da büyük tartışmalara sebep olduktan sonra bu kanunda bir değişiklik yapılması bekleniyor. Kanunda yapılacak değişikliğe göre bundan sonra sadece göçmenleri Fransa’ya getirmek için para alanların cezalandırılması söz konusu.
2 Nisan 2009 Perşembe
vi ar bek!
dönüşümüzün ilk haberi dönüş haberine değicek bir isimden geliyor: pek sevgili ülser sebebim gabriel garcia marquez. 82 yaşındaki yazar bırakıyorum bırakıyorum didi didi sonunda bıraktı. artık yazmıyo. son olarak beş yıl önce 'benim hüzünlü orospularım' isimli romanı yayımlanan kolombiyalı yazarın menajeri carmen balcells (ne özendiniz di mi bu kadına?) şili gazetesi la tercera'ya yaptığı açıklamada "gabriel garica marquez'in artık bi şey yazıcanı sanmıyorum" didi. marquez'in biyografisinin yazarı gerald martin de (kendisi marquez'den 'gabo' diye bahsediyo - şimdi çatlıyosunuz kıskançlıktan di mi?) aynı gazeteye aynı şeyi söylemiş. oysa geçen yıl marquez'in meslektaşı ve arkadaşı plinio apuleyo mandoza "yeni bi şeyler yazıyo" demişti (şerefsiz herif. bi daha bi kitabını okursam). marquez zaten sıklıkla edebiyat kariyerinin sırtında bir yük olduğunu söylerdi. geçen aralık'ta da guadalajara'da bir kitap fuarında hayranlarına "kitap yazmak benim için çok zor iş" demişti. 2005 yılında da hayatında ilk defa bir yıl boyunca bir satır bile yazmadığını itiraf etmişti. sonra da "bende bu deneyim varken bir roman yazmam çok kolay ama insanlar bunu içimden gelerek yapmadığımı anliycaklardır" demişti.
marquez'in bugüne kadar en iyi bilinen kitapları 'yüzyıllık yalnızlık', 'kolera günlerinde aşk' ve 'bir kaçırılma öyküsü' oldu. marquez 1982 yılında nobel edebiyat ödülü'nün sahibi olmuştu. dedikodulara göre bir zamanlar yazdığı tamamlanmış roman taslakları da varmış ama en azından hayattayken yayımlanmazlarmış. yok, bence biz onları okuyamayız ölmeden yakar onları o.
neticede: evet people, it's the end of an era







