30 Haziran 2009 Salı

“Hayatım boyunca hiç maskülen olmadım”

2007 yılında oynadığı ‘Surf’s Up’ ‘Disturbia’ ve ‘Transformers’ dünya çapında 1 milyar dolara yakın hasılat yaptığı sıralarda Shia LeBeouf güvenlik görevlisinin ısrarlarına rağmen Chicago’da bir mağazayı terk etmediği için tutuklandı. Daha sonra bu duruma bir açıklık getirmek için David Letterman’a çıktığında “sihirli sostan biraz fazla kaçırmışım” deyiverdi ve ekledi “Tam bir moron gibi davrandım”. Bundan dört ay sonra Harrison Ford’la dev bütçeli dördüncü Indiana Jones filmi ‘Kingdom of the Crystal Skull’ın galasından bir gece önce ‘yasadışı sigara içmekten’ açılan davanın duruşmasına katılmadığı için hakkında tutuklama kararı çıktı. Son olarak önümüzdeki hafta gösterime girecek ‘Transformers 2’nin çekimleri sırasında kırmızıda geçip takla attı ve başka bir arabaya çarptı. Böylelikle hem artık hiçbir zaman tam olarak kullaamayacapı bir eli var ve geçtiğimiz seneyi bağımlılıkla savaş halinde geçirmek zorunda kaldı.
Ama bugün hiçbir anne kızına bu çocukla görüşmemesini söyleyemez: Onda o surat varken! Keza yapımcılar da o surata hayır demek bir tarafa Shia LeBeouf’un peşinde dört nala koşuyor. Shia LeBeouf’un hızına kimse yetişemiyor. ‘Transformers 2’ gibi bir ‘blockbuster’dan sonra sırada John Grisham’ın bestseller’ından uyarlanan ‘The Associate’ var.
Shia LeBeouf (ismi leziz biftek anlamına geliyor ama durun bu paragrafı bitirdikten sonra onunla ilgili en garip şeyin bu olmadığını siz de anlayacaksınız) 1986 yılında Los Angeles’ın Echo Park’ta doğmuş. Büyükbüyükannesi casinolarda piyano çalarmış büyükbüyükbabası Catskills’in komedyenlerindenmiş ama bir yandan da mafyanın berberiymiş. Dedesi yeşil bereliymiş büyükannesi beatnik bir lezbiyen. Annesi evlerinin önünde hippi takıları satarmış babası sokak palyaçosuymuş.

Elin nasıl?
Elime ‘HATA’ diye dövme yaptırsaydım aynı şey olurdu heralde. Resmen ihityacım olan uyarı buymuş. Hayatım boyunca normal bir el gibi kullanamayacağım bu eli.
Ne kadar içmiştin o gece?
Bir viski ve üç bira. Fena bir miktar değil. İnsanı sakat bırakabiliyormuş. En son parmağımı yolun ortasında gördüğümü hatırlıyorum.
Birçok genç oyuncu özellikle de senin gibi çocuk oyunculuktan gelme olanlar hayatlarını mahvetmekte hayli başarılı. Bu kadar insan senin başarından pay alırken nasıl oluyor bu?
Böyle şeyler oluyor hayatta ve oldu mu da hızlı oluyor. Bir akşam Steven Spielberg’ten “Bu bugüne kadar yaptığım en büyük iş oldu. Hayatımda böyle boxoffice başarısı görmedim” diye bir telefon alıyorsun ertesi gün bir bakıyorsun parmağının bir kısmı yolda yatıyor. Hangi arada birisi araya girebilirdi ki?
Neticede Transformers 2’yi bitirdiniz. İkinci filmde birinciye göre ne kadar farklı?
Bu çok daha büyük. ÇOOK BÜYÜK! Lawrence of Arabia’dan beri Ürdün’de Wadi Rum’da çekim yapan ilk ekip biziz. Dünyada insanların piramitlerin üstünde yürüdüğü ilk film bu. Zaten filmi çekerken beş ayrı kategoriden Guiness’e girdik. Buna sinema tarihinde içinde bir aktörün de olduğu en büyük patlama sahnesi de dahil.
Dur tahmin edeyim, o aktör sendin?
Evet. Echo Park’ta doğmuş bir Yahudi için inanılmaz değil mi? 500 galon benzinle bir şeyler patlatma işini Michael Bay’e teslim et, üzülmezsin. Öyle bir gürültü çıktı ki iç organlarımın sallandığını hissettim. Bir sahnede ormanın içinde peşimden saatte 50 km hızla gelen, bir araba ağırlığında bir kamera varken koşmam gerekiyordu. Koştuktan sonra bir yerde duracaktım ve kamera beni sıyırıp geçecekti. Eğer yanlış yerde dursaydım o kamera beni öldürecekti. Ama hayattayım.
Transformerlar’ın karşısında rol yapmanın sırrı ne? Çünkü onlar bildiğim kadarıyla sonradan bilgisayarlarla ekleniyor.
Evet. Onların olduğu sahnelerde genellikle benim inanılmaz biçimde korkmuş olmam gerekiyor. Biraz tuhaf bir durum tabii. Bir gökdelen büyüklüğünde bir robot tarafından kovalandığını hayal etmen gerekiyor. Ama Michael ortada hiçbir neden yokken sırf o reaksiyonu görebilmek için bir şeyler patlatıyordu. Adam tam bir manyak. Ama bu filmlerin hiçbiri The Elephant Man değil. Transformers, Disturbia, Eagle Eye vs bunlarda ben sadece kaosun içinde bayrak taşıyan adam gibiyim. Öyle Türk aksanıyla konuşmak ya da sol kaşımın bir hareketiyle binbir his geçirmek gibi bir derdim yok.
Peki bu hayal kırıklığına uğratıyor mu seni?
Tabii ki. Bazen Kramer Kramer’e Karşı gibi bir filmde Dustin Hoffman’la karşılıklı pancake çevirmek istiyorum. Ya da Jake LaMotta’yı canlandırmak. Ama olaylar öyle gelişmedi. Şikayet etmeyeceğim çünkü kariyerim inanılmaz inanılmaz muhteşem gelişti. Ama ne halt ettiğimi bilmiyorum. İnsanlar büyük bir gizli plan var zannediyorlar. Beni sadece bu filmlerden çağırıyorlar ben de gidiyorum ve oynuyorum. Resmen kiralık katil gibiyim ve bu rolleri kaptığım için kendimi dünyanın en şanslı insanı gibi hissediyorum.
Kendini yeni jenerasyon oyuncular arasında görüyor musun?
Öyle görüyorum diyemem ama şu anda ortalıkta o kadar çok genç yetenek var ki. Hepsi de inanılmazlar. Emile Hirsch, Jamie Bell, ‘Running With Scissors’ta oynayan Joseph Cross, Joseph Gordon-Levitt. Bu çocuklar ilerde Holywood’un kurallarını koyacaklar. Ya da ‘Flash Forward’ Ben Foster. Adam çok net 30 yaşın altındaki en iyi aktör. Kadınlar da var tabii: Ellen Page, Evan Rachel Wood, Camilla Bell, ‘Twilight’ta oynayan Kristen Stewart. En iyileri ‘The Sisterhood of the Traveling Pants’te oynayan Amber Tamblyn. İsmini saydığım bütün erkeklerden daha iyi o kız. İşin komiği bunların arasında aksiyon filmi oyuncusu olan ben oldum çünkü hayatım boyunca hiç maskülen olmadım. Belki de iyidir, testosterona iyi geliyordur. Ama çekimler bittikten sonra tekrar normal halime dönmek biraz zor olabiliyor.

(playboydan çeviri)

Ayağının çamuruyla Emiliana

Eğer son yıllarda sürekli sevimli sesli ve asıl dili İngilizce olmayan ama İngilizce şarkı söyleyen kadınlardan ve onların aksanlarından sıkıldıysanız Emiliana Torrini tam size göre. Çünkü Emiliana Torrini tam olarak tanımladığım kadınlardan biri ve size bir zamanlar o kadınları neden sevdiğinizi hatırlatmaya geliyor. Bunu çok da iyi bir zamanda yapacak. Geçen yaz üçüncü albümü ‘Me and Armini’yi çıkaran Torrini’nin bütün sevimliliği üstünde.
Sanki iş çıkışı arkadaşınızla buluşmuşsunuz da birbirinize son görüştüğünüzden beri olanların raporunu veriyormuşsunuz havasında hikayeler anlatan bir kadın Emiliana Torrini. Bazen ellerini kollarını havaya kaldırarak koca bir gülümsemeyle ne kadar aşık olduğunu anlatıyor, bazen Armini diye bir adamı takip eden bir kadını, bazen ne kadar üzgün olduğunu, bazen de basit bir yaz gününü.
Eğer henüz onun ismini duymadıysanız belki geçtiğimiz yaz Radyo Eksen’de (ne hikmetse hep de tam reklam sonrası) ‘My heart is beating like a jungle druuuuum’ dedikten sonra jungle drum sesi çıkaran kızı hatırlarsınız ya da ‘Yüzüklerin Efendisi: İki Kule’nin sonunda çalan ‘Gollum Song’u söyleyen sesi. Mutluluktan ‘rakatokotokotokorontonton’ diye bağırsa da melankoliden sesi titrese de hep huzurlu ve ‘aşmış’ bir hali var. Bu halini dinleyene yansıtmaması ve bu haliyle de unutulması imkansız.
‘Jungle Drum’ Emiliana Torrini’nin üçüncü albümü ‘Me and Armini’nin çıkış parçasıydı. Londra’da yaşayan İzlandalı-İtalyan şarkıcı önce İzlanda dışında yayınlanan ilk albümü ‘Love in the time of Science’la albümün isminin iddiasına son derece yakışır bir imaj yaratmıştı. Ardından gelen ‘Fisherman’s Woman’ bir trafik kazasında kaybettiği erkek arkadaşının anısına yazılmıştı. Bu yüzden 2008’de ‘Jungle Drum’ gibi kendinden geçmiş bir aşk şarkısını söyleyen sesin onun olduğunu anladığımız zaman çok sevinmiştik.
Last.fm onun ‘Icelandic downtempo chill-out trip-hop’ yaptığını söylüyor, başka birileri de ‘folk’ müzik yaptığını ama o müziğini tanımlamakta zorlanıyor. Özetle, “Hayatım boyunca yaşadıklarım ve beraberimde taşıdığım hikayelerin çorbası” diyor.
Emiliana ve uzun yıllardır hem prodüktörlüğünü yapan hem yaratıcılık partneri olan Dan Carey aslında eğlence peşindeler. “’Me and Armini’yi yaparken sanki her şey çalışır durumdayken stüdyoya çocuklar sızmış ve bir albüm kaydetmiş gibi olsun istedik” diyor Carey.
‘İki Kule’de önce Björk sandığımız Emiliana tam da bu mantıkla sesi ve aksanı ne kadar benzese de diğer kuzeyli kadınlardan ayrılıyor. Emiliana kendiyle dalga geçerken siz de ondan güç bulup “bir yerinizi kırmaktan korkmadan” zıplamaya başlıyorsunuz.
Torrini kendisi için şarkı yazmanın hep içindekileri dışarı yansıtmak demek olduğunu söylüyor ama bir tane şarkısını dinledikten sonra siz bunun böyle olduğunu zaten biliyorsunuz. Şarkı sözlerinde, bestelerinde ve onları söyleyişinde tadında bir umursamazlık ve özgüven seziliyor.
İstanbul Caz Festivali'nin senelerdir artık “Bir dahaki sene kimi getirecekler?” diye beklemeye alıştıran bölümü ‘Yeni Ozanlar’ bu defa memleketin kuzey sever romantiklerini sevindiriyor. Emiliana Torrini’yle yine isabetli bir karar verdikleri açık. Emiliana Torrini’nin konserlerden önce ve ilk beş şarkı boyunca “korkudan ölecek gibi olduğunu” biliyoruz. Ancak İstanbul Modern’de boğazın kıyısında çimlerin üstünde dansederken hiçbirimiz karşımızda korkak bir kadın görüyor olmayacağız.
Emiliana Torrini bundan kısa bir zaman önce dünyanın en büyük ve en çamurlu müzik festivali Glastonbury’de sahneye çıktı. 15 Temmuz'da ayağının çamuruyla İstanbul’da...

26 Haziran 2009 Cuma

Bakılacak şey sahnede


Placebo İstanbul’daki dördüncü konserinde yine kısa ve öz bir performans sergiledi ama bunca yıldır tüm arenaları tıka basa doldurmayı başaran grubun kredisi gözümüzde çok yüksek.

İtiraf ediyorum. Konser başladığında orada değildim. Ama hangi konser saatinde başlar ki? Özellikle de grup Placebo’ysa...
Kapıdan girmeye çalışırken ‘Every You Every Me’ çalıyordu. Türkiye’de Placebo’yu geniş kitlelere ulaştıran şarkı da buydu. Oysa hatırlarsanız şarkının klibi Placebo’nun bir konser kaydından yapılmıştı ve insanlar konserde zaten ağlıyor, zırlıyor, tepiniyor ve şarkılara eşlik ediyordu. Önceki gece Kuruçeşme Arena’da da ortam tamamen böyleydi –belki biraz daha ışıksız.
Ancak gidenler de gitmeyip ilgilenenler de bilirler ki bugüne kadar İstanbul’da gerçekleşen dört Placebo konseri de o klip havasındaydı. Herkes şarkıları baştan sona hep bir ağızdan söylüyor, Brian Molko seyirciye f’li kelimeyi de ihmal etmeden övgüler yağdırıyordu. Placebo ve Türk seyircisinin durumu bildiğiniz karşılıklı bir aşk. Peki neden bitmiyor bu ilgi? Neden git gide daha küçük venueler’de daha az insana çalmıyorlar?
Placebo dün gece konsere ardarda yeni albüm şarkılarıyla başladıysa bir önceki neslin eski favorilerine geniş yer vermediyse zaman açısından ‘damlalıkla’ deyimine uygun bir konser verdiyse de iki dakika önce kafa iki dakika sonra kıç biraz sonra da ikisini birden sallatan bu müziğin dünyada pek benzeri yok. Placebo solistleri Brian Molko artık seyircinin dayısı yaşında da gözükse, hala yeteri kadar depresif ve yeteri kadar ‘gaz’.
Molko’nun saçları hiç modaya uygun olmayacak ya da yeni bir moda yaratamayacak uzunlukta (kuyruk diyelim). Stef her zamanki gibi dünyanın en ‘cool’ insanlarından biri ama o kıvrak dans hareketlerini arada bir gösteriyor. En heveslileriyse yeni davulcu Steve Forrest. Muhtemelen hala Placebo’da çaldığına inanamıyor.
Molko’nun kostümüne de dikkat çekmemek olmayacak: Kendisi beyaz gömlek, siyah kravat, siyah yelek ve ‘çarşı izni ayakkabılarıyla’ sahnede ayaklı bir ironiydi. Bugüne kadar geldikleri yerdeki (tüm dünyanın eğilimlerini etkileyen) gençliğin ‘duygu ve düşüncelerini’ tüm açıklığıyla ortaya koyan ve böylece konuyu doğal olarak seks ve uyuşturucuya getirmesiyle topa tutulan grup en seviyesiz eleştirilerle kıyafetleri, saçları, başları, ojeleri ve rujları sebebiyle karşılaşmıştı. Ama ‘Every You Every Me’nin klibi MTV’de dönmeye başladığından bu yana hem tarif hem temsil ettikleri yaşam tarzı kendi savaşını başlatmıştı.
Yeni albüm şarkılarından sonra ‘Julien’, ‘Sleeping With Ghosts’ ‘Meds’ ‘The Bitter End’ falan derken sadece önlere doğru yaş ortalaması düşen seyirciyi değil tüm Arena’yı kendinden geçirdi. Ama Placebo’nunki ‘Ah ulan o gitar derslerini bırakmayacaktım!’ ya da ‘Sesim güzel olsa ilkokuldan sonra okumazdım’ diye hayıflandıran cinsten bir coşturmadan çok, ‘Onlar çalsın ben coşayım’ cinsinden...
O yüzden bu konserlerin deniz kenarında olmasının hiçbir anlamı yok zira bakılacak şey sahnede.

18 Haziran 2009 Perşembe

"Biz hala eski modayız"

İSTANBUL - Bugüne kadar ojelerinden, cinsel tercihlerine, saçlarından makyajlarına ve uyuşturcu geçmişlerine kadar didiklenmeyen özelliği kalmayan Placebo’nun bu eleştiriler karşısından kılı kıpırdamadı. O ana kadar ‘cool’luğundan şüphe duymadığımız Banu Güven onlara ‘Gençlere uyuşturucuya dair mesaj verir misiniz?’ diye sorduğunda ‘Hayır’ demişlikleri bile var. Ne kendilerinden ne müziklerinden ne videolarındaki ‘mesajlardan’ ödün verdiler. Bugüne bugün ‘Protect Me From What I Want’ için asla MTV’ye çıkamayacağını bile bile Gaspar Noe’ye gelmiş geçmiş en erotik klibi çektiren Placebo bu. Çok sevdikleri Morrissey’le kapışacak kadar melankolik şarkı sözleri yazıyorlarsa da insanların istedikleri gibi yaşamalarını destekleyen, normları zorlayan parçaları, açıklamaları ve görünüşleriyle kimbilir kaç kişiye haklı oldukları hissini ve dolayısıyla yaşama sevinci aşıladılar.

Yeni albümleri ‘Battle fot the Sun’ turnesi dahilinde 23 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da verecekleri konser öncesi 2000ler’in başından beri popülerliğinden ve ruhundan hiçbir şey kaybetmeyen Placebo’ya email yoluyla soru yolladık. Sandık ki soruyu yönelttiğimiz grup üyesinden cevap gelecek ama öyle olmadı. Bütün soruları kendine verdiği isimle Stef (yani Stefan, grubun basçısı) cevaplamış. Stef’in soruları biraz kestirip attığı biraz da klişe cevaplar verdiği gözümüzden kaçmadı ama o kadar kredileri var gözümüzde. Stef bolca ünlem kullanmış, onları da kaldırmadık.

İlk albümden beri sound’unuz daha melankolik ve daha deneysel oldu. ‘Nancy Boy’dan beri müzik zevkiniz nasıl gelişti? Müzik dünyasındaki değişimlerden de etkilendiniz mi?
Meds turnesinden beri Placebo evreninde birkaç değişiklik oldu. Öncelikle grubumuza yeni genç kan gedi. Bu da gençlik ve pozitif enerji enjekte etti bize. Bu albümü bir şirkete bağlı olmadan yaptık. Böylece daha özgür çalışabildik. Bir de ilk defa bir albümü Avrupa dışında bir yerde kaydettik ve bu daha iyi odaklanmamızı ve evdeki konformizmden uzaklaşmamızı sağladı. Bu yüzden bu albüm daha hırslı, renkli ve optimist bir çalışma oldu. Kornalar ve geri vokallerle de yeni sesler ekledik.
Nasıl bir sound beklememiz gerekir ‘Battle for the Sun’dan?
Bu albüm önceki albümümüz ‘Meds’e bir tepki olarak ortaya çıktı. ‘Meds’in karanlık ve iç karartıcı bir albüm olduğu kanaatindeyiz. Bu yüzden bunn daha renkli ve daha umut dolu bir albüm olmasını istedik. ‘Battle for the Sun’ (Güneş için verilen savaş) daha mutlu ve dengeli bir hayat sürme çabasına bir gönderme. Karanlığı değil de aydınlığı seçmek, zor bir zamandan çıkıp şeytanları kovuşturmak için her gün savaş vermek!
Size ilham verenler neler oldu bu albümü yaparken?
Yeni bir parça yapmak beraberinde öfori ve tatmin de getiriyor. Bu his bildiğim bütün uyuşturuculardan daha iyi ama bedavaya da gelmiyor! Sanırım bizi iten şey daah öğrenecek çok şeyimiz olduğu hissi ve gelişmek istememiz.
Birçok sanatçıyla çalıştınız. Bunlardan beraber çalışmaktan en çok keyif aldığınız kimdi ve kimle çalışmak hala hayallerinizi süslüyor?
David Bowie!!! Ve Michael Stripe.
Son zamanlarda hangi grupların yaptığı müziği beğeniyorsunuz?
Sonic Youth, Smashing Pumpkins ve Elbow.
Müzik endüstrisinin içinde yer almak ne kadar zorlayıcı oldu sizin için? Özellikle de cinsellik, cinsel tercihler ve uyuşturucu kullanımı konusundaki çatışmalar düşünülünce.
Her albümü yapmak biraz daha zor oluyor!! Hep konforlu ve formüle dayalı şarkı yazmaya başlama riski var. Biz kendimizin en acımasız eleştirmenleriyiz ve kendimizi zorlamayı seviyoruz. Hissettiğimiz tek baskı kendi üstümüzde kurduğumuz baskı. Kendimizden başka kimseyi tatmin etmekle uğraşmıyoruz!!
Sizce bu konulara yaklaşımda olumlu gelişmeler oldu mu?
Tabii ki. Her konuda olduğu gibi.
Peki Stefan’ın grubu Hotel Persona’yla ilgili planlar neler?
Önce ‘Battle for the Sun’ turnesine çıkacağız. Hala eski moda yollardan turne yapıyoruz yani olabildiğince çok yere ve insana ulaşmaya çalışarak. Bu da önümüzdeki iki sene boyunca dünyayı dolaşacağız demek. Bu da çok ‘cool’ çünkü hala sahneye çıkmayı çok seviyoruz ve hala gitmediğimiz yerler var. Ondan sonra Hotel Project üstüne çalışmak istiyorum. Sonra biraz tatil sonra da bakacağız artık. Belki Placebo’nun yedinci albümü olabilir mesela...

17 Haziran 2009 Çarşamba

sean penn'e bi haller olmaya devam ediyo

oscar aldığından beri ismi tuhaf tuhaf film projeleriyle beraber anılan hatta bu tuhaf filmlerinin ikisi gerçekleşen sean penn diğer iki tuhaf filmin kadrosundan çıktı. gerçekleşen tuhaf filmler the tree of life ve fair game. onlar post-prodüksiyon safhasında...
ama the three stooges (tuhaf muhaf ben bunu heyecanla bekliyodum. hem de en çok sean penn'in muhteşem olacağından hiç şüphe duymadığım performansı için) ve cartel'de sean penn'i göremeyeceğiz. tabii sonradan karar değiştirmezse.
bildiğiniz üzere sean penn biraz psikopat (madonnayla evliliğini hatırlayın) biraz da kararsız (robin wright'la evliliğinin detaylarını bu parantezin hemen ardından öğrenin): kendileri 2007 yılından beri iki kere boşanma kararı aldılar ikisinden de vazgeçtiler. şimdi hemen kendi gözlemime geçiyorum: robin wright bence kocasına pek aşık. her fotoğrafta koluna giriyo, giremiyosa koluna dokunuyo ya da sean penn kameraya bakarken o aşık aşık sean penn'e bakıyo. kadında hep bi kocamla gurur duyuyorum havası var. burdan kendisine seslenmek istiyorum: robin dön de aynaya bak! kocan allahın manyağının teki! sen yıkılıyosun ayol! (büyük konuşmamak lazım tabiiy)
söylenene göre de sean penn'in filmlerden vazgeçmesinin sebebi evliliğine vakit ayırmak istemesiymiş.

sean insanı yalancı çıkarıyosun ayıp bu yaptığın

13 Haziran 2009 Cumartesi

yoko'yu tanıdılar

son 50 yılını beatles'ı dağıtmakla suçlanarak geçiren yoko ono'ya mojo'dan hayat boyu başarı ödülü geldi. hem john lennon'la hem kendi başına (plastic ono olarak) 41 sene içinde birçok albüm yapan ono "sahneye çıkınca bu kadar sıcak bir karşılama beklemiyordum çok duygulandım" diye konuştu. smiths'in marr'ı kendisi için "bugüne kadar sebepsiz saldırılara maruz kaldı ama aslında gayet güzel müzik yapan bi insandır" derken mark ronson ise "hastasıyım" diye konuştu. mojo'nun editörü phil alexander ise "modern müzikteki etkisi çok büyüktür. hem kocasına avangarda karşı bir hassasiyet aşılayarak hem de lennon'ın ölümünden sonra 'normal'in sınırlarını zorlayarak müziği değiştirmiş bir insandır" didi.
törende elbow 'one day like this' ile en iyi şarkı ödülünü alırken paul weller salağı ise en iyi albüm ödülünün sahibi oldu. marrcığımız'a ise klasikleşmiş şarkıların yazarı ödülünü virdiler.

emlak manyağı memlak manyağı ama...

bu ingilizlerde başka numaralar yok değil. (an itibariyle duyulduğu gibi yazılan türkçeyi bırakıyorum. sonradan fikir değiştirene kadar tabii)
bu yıl cannes'ın en tartışmalı filmlerinden 'Antichrist' birleşik krallık'ta sansürsüz oynayacak. 18 yaş sınırı getirilen filmde en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülen charlotte gainsbourg'ün sahneleri gerçek seks ve kanlı şiddet sahneleri içeriyor. yönetmen lars von trier'e yöneltilen suçlamaların kadın düşmanlığına (misocini) kadar varmasına sebep olan sahneler için "tabii ki bazı insanlar filmdeki bir takım sahnelerden rahatsızlık duyacaklardır" diyen bbfc'nin (british board of film classification) ardından aynı kurumun ceo'su philip knatchbull ise "izleyicilerinin lars von trier gibi yetenekli yönetmenlerin işlerini orijinal haliyle görmesini sağlamak bizim görevimiz" demiş. philipciğim bu sözler bana nası dokundu anlatamam.
'Antichrist' acılı bir ailenin hem kafalarını dinlemek hem de problemli evliliklerini toparlamak için ormanda bir eve yerleşmesininin ardından gelişen olayları konu alıyor. 'he'yi ise willem dafoe canlandırıyor.

benim banksy'm işini bilir

bilog danışmanımız ahmet atıf pagan'a göre 'banksy işini biliyor'. (keza damien hirst de ama onu başka bi gün konuşuruz. aii bi gün uğrasanıza ya hakkaten bi kahve içeriz. valla bak) uzmanımız pagan "boyadığı binalar değerleniyor o da bu işten parasını kazanıyor" diye konuştu. gerçi sayın pagan bu adam (or maybe kadın who knows?) bu işe böyle bi planla başlamamış çok açık. e west bank'teki işlerden de bi gelir elde edemeyeceği malumunuz. yani karşısına böyle bi fırsat çıkmış o da bunu değerlendirmiş. hem ingilizlerin emlak manyaklığı sıkça bahsi geçen bi mevzumuz. belki bu da bi emlak mockery'sidir, ha? ne dersiniz?

10 Haziran 2009 Çarşamba

edinbroğ film festivali başlıyo

away we go

cannes ayıbı örtme çalışmama hoş geldiniz. şimdi size güzel şehrimiz edinbroğ'da 17 - 28 haziran tarihleri arasında bu yıl 63'üncüsü gerçekleştirilicek edinbroğ film festivali'nin haylayt'larını sunuyorum. bu festival international edinburgh festival'la beraber doğmuş dünyanın en eski festivallerinden ve de hit list'i şahaney.
135 filmin gösterileceği festivalin açılışını sam mendes'in 'Away We Go'su yapıcak. ikisini de istanbul film festivali'nde (ya da digiturk'te) gördüğümüz 'This is England' ve 'Somers Town' filmlerinin yönetmeni shane meadows son filmi 'Le Donk'ta da (solda) ingiliz işçi sınıfının peşini bırakmıyor. filmin dünya prömiyeri edinboroğ'da yapılıcak. 'Young Adam' ve 'Hallam Foe'nun yönetmeni david mackenzie ashton kutcher'lı seks komedisi 'Spread' ile festivalin konuğu. andrea arnold'un cannes'da prömiyeri yapılan 'Fish Tank'i festivalin iddialı filmleri arasında. arnold daha önce ilk filmi 'Red Road'la hayli beğeni toplamış 'Wasp' ile de en iyi kısa oscar'ının sahibi olmuştu.

steven soderbergh'in blogumun 'hardcore porn' arama sonuçlarında çıkmasına sebep olan filmi 'The Girlfriend Experience' ise tribeca'daki prömiyerinden sonra edinbroğ'ya seçilmiş. filmin başrolünde gerçek hayatta bir porno yıldızı olan sasha grey (sağda) var. edinbroğ aynı zamanda filmin UK prömiyerini de yapmış olucak.

max mayer'ın yönettiği sundance hit'i 'Adam'ın başrollerinde ise hugh dancy ve rose byrne var. bir diğer sundance hit'i 'mary and max' de festivalin ilgi görmesi beklenen filmlerinden. filmin yönetmeni adam elliot.

hiç merak etmeyin ırak filmi de eksik diil: kathryn bigelow'un 'The Hurt Locker'ı ırak kontenjanını oluşturuyor. claire denis'in istanbul film festivali'nde gösterilen '35 Shots of Rum'ı ve rebecca miller hem yazdığı hem senaryolaştırdığı hem de filme çektiği için ismi tanıdık gelebilicek 'The Private Lives of Pippa Lee' gösterim listesinde.

moon

david bowie'nin oğlu duncan jones'un ilk filmi 'Moon' da edinbroğ'da gösterilicek filmler arasında yer alıyor. sam rockwell'in rol aldığı film görevinin üçüncü yılının sonlarına doğru orda olmaması mümkün şeyler görmeye ve duymaya başlayan bir astronotun hikayesini anlatıyor.

bu kadar.

ama aklıma lisede okul gazetesinde yazarken insanlar gitsin diye diil de öğrensin diye dünya festivallerinde hangi grupların sahneye çıktığını haber yapışım ve okul bully'lerince aşağılandıktan sonra gazeteyi bırakışım geldi. allah cezanızı vermesin

biliyorum çok merak ediyosunuz bu da duncan jones'un (balık hafızalılar için: david bowie'nin oğlu) fotoğrafı:

hollywood oyuncularının grevi hüsranla bitti

yani bence. onlara göre hava hoş.

artık sıkıntıdan haberi yapılmadığı için ismini unuttuysanız uzun uzun yazayım: screen actors guild (sag) hollywood stüdyolarıyla bir senedir süren savaşını bitirdi. sonunda iki taraf oyunculara yüzde üçlük kazanç sağlayan anlaşmayı kabul etti. ancak işin tuhaf tarafı anlaşmada internette yayınlanan işlerden pay sağlamaları gibi bir durum yok ki kavga zaten bundan çıktıydı. sag'in yüzde 78'i tarafından kabul edilen anlaşma geri kalanlar ve belki de kabul edenlerin bir kısmınca tam bir hüsran. e olmiycak gibi de diil zira bütün bir sene boyunca (önce sag'le aynı taraftayken sonra sag'le yollarını ayırarak kendi anlaşmalarını imzalayan ve grevi bitiren the american foundation of television and radio artists (aftra) bütün işleri kaparken) boşuna işsiz kalmış oldular. zira aftra sadece internet üstünden haklarını kazanıp imzayı atmıştı. bu oyuncuların zekasından bi kere daha şüphe edelim mi? en azından bi düşünebiliriz bence.

9 Haziran 2009 Salı

ok you need to see this

söylesem inanmazsınız diye ss aldım

hoppalaaaaa

bir zamanların stone roses'ının bir zamanlarının basçısı mani "yeterince para verirlerse stone roses olarak sahneye çıkarız" demiş. seneye dandik bi festivalin açılışını yaparlar artık. zira yeniden bir arada çalmaları evet çok büyük olay olsa da pek havalı bi durum diil takdir edersiniz ki.

kurt cobain'li oyun

böyle de bi reklam vardı

kurt cobain'in ruhu bu oyuna konuk oluyor (tam bir show tv başlığı. stelarc elektrik verdi ya bana bundan sonra haber anlayışım bu cümlelerin çağrıştırdığı gibi olucak) londra'daki old red lion theatre'da önümüzdeki salıdan temmuz'un 4'üne kadar sahnelenecek 'Nevermind' bir NME dergisi yazarının işsizlikle başlayan dibe gidişi karşısında intihara niyetlenmesini tam da bu sırada kurt cobain'in ruhunun fikir beyan etmek üzere belirişini ve işte sonra gelişen olayları konu alıyor.
ama ben size orta birdeyken sıra arkadaşım bihter'e yazdığım şiiri paylaşmak istiyorum bu başlık altında zira üç hafta süreceğine göre dandik bi oyun bu:

orta bir e'nin bir ineği vardı
adı bihter'di
gitar çalar şarkı söyler kurt cobain dinlerdi
derken bir gün kurban bayramı geldi.

A Takımı belli oldu


hepsi diilse de: liam neeson john 'hannibal' smith'i, bradley cooper ise templeton faceman peck'i canlandırıcak. tabii ki mr t'yi merak ediyosunuz. o da büyük ihtimalle common olucak. evet bildiğimiz.

Meğer hepimiz robotmuşuz

şu aşağıda stelarc'ın sıkıcı olan tarafına yani son bikaç senesine hiç değinmediğim (başlığın enthusiasmından da anlamışsınızdır zaten) stelarc röportajımı bulabilirsiniz:

İSTANBUL – Geçtiğimiz hafta Kurye Uluslararası Video Festivali ‘İnsan bedeni demode bir yapıdır’ tezini pekiştirdiği ‘Üçünü El’, ‘Yazan Eller’, ‘Protez Kafa’ ve ‘Exoskeleton’ gibi projeleriyle tanınan Stelarc’ı konuk etti. 80’li yıllarda vücudunu kancalara bağlayarak New York sokaklarında ‘uçan’ ve dolayısıyla trafiği durduran ve bu gibi diğer projeleriyle o zamanların Hollywood yıldızları kadar ünü olan Stelarc’ın en çok koluna taktırdığı protez kulakla bilindiğini kabul etmek lazım.
Aksanat’ta verdiği seminerde yıllardır yaptığı projeleri anlatan Stelarc kimi seyirci tarafından demode bulunsa da orada olmaya değerdi. Dahası bize sibernetik teorinin eğilimlerinden bunun tıpla ilişkisine ve kolundaki kulağın sırrına kadar detaylı cevaplar verdi.
İnsan vücuduyla ilgilenmeye ne zaman başladınız?
Önce sanat okulundayken performans sanatlarını keşfettim. Çünkü kötü bir ressamdım. İnsan vücudunun yalnızca bir deneyim ortamı değil aynı zamanda ifade ortamı olduğunu düşündüm hep. Buna ek olarak vücudun gelişebilir bir mimari yapı olduğunu da düşünürüm. İşlerimin altında yatan en büyük önerme buydu. Bir de vücudun demodeliği ve protezimsi görünüşü. Medeniyet hep teknolojiyi nasıl kurduğumuz ve kullandığımızın sonucu oldu. Tabii dil de bir çeşit teknoloji. Hardware’in yanısıra software de var.
Ben bu sibernetik işinden pek anlamıyorum. İnternette araştırdım ve 40lardan sonra teori bazında bir şeye rastlayamadım...
Sibernetik teorisi Norbert Wiener tarafından ortaya atıldı ve geri bildirim döngüsü fikriyle ilgiliydi. Bir şeyin gerçek dünyada geri bildirim döngüleriyle nasıl otomatik olarak çalışabileceğiyle ilgiliydi. Ama şimdi ilgi daha çok sibernetikte değil cyborg vücudun söylemi ve teknolojinin sahip olmamızı sağladığı postmodern kimlikler üstünde. Vücutlarımız sadece deri tarafından kapatılmış ve başkalarıyla belli bir yakınlıkta işlemesi gereken biyolojik yapılar değil. Bağlantılar olmaksızın başka bir yerdeki başka bir insana kendimizi projekte edebiliyoruz. Bu da insan bedenini uzantılı bir sistem haline getiriyor. Cyborg fikri insan ve makinenin bir bedende toplanmasına dayanıyor. Bazı uzuvların teknolojik parçalarla değiştiriliyor ve insan ötesi ya da popüler ismiyle cyborg oluyorsun. Bence birçok farklı cyborg bedeni ve sistemi var. Biz Japon manga stilinde düşünüyoruz. Ama alternatif cyborg sistemleri olasılığı da var. Mikrominyatürize makineler ve nanomakinelerin insan bedeninin içine yerleştirildiği sistemler var. Yani görünüşün tamamen aynı olacak ama içerisi farklı olacak.
Peki bunun tıpla ilişkisini nasıl kuruyorsunuz?
İnsan bedeninin önceden uyarı sistemi yok. Hücre düzeyinde bir şeyin doğru çalışmadığı konusunda seni uyaran bir sistem söz konusu değil. Örneğin memende bir yumru hissediyorsun ya da miden ağrıyor. Ancak o zaman ‘Meme kanseri oldum’ ya da ‘Mide kanseri oldum’ diyorsun ve çok geç oluyor. Ama mikrominyatürize bio sensörler hastalıkların daha ilk başlarında vücuttaki patolojik değişiklikleri belirleyebilecek ve nanorobotlar bir takım basit tedavileri gerçekleştirebilecek, ilaçları tam olarak nereye gitmeleri gerekiyorsa oraya enjekte edebilecek. Bu da bir diğer beklenmeyen cyborg olasılığı.
İnsanlar durdukları yerde de cyborglara benzemiyor değiller ama değil mi?
Tabii internette takılan insanlar birbirlerinden çok uzakta olsalar da elektronik olarak bağlantılılar yani internet bir çeşit dış sinir sistemi. Yine bağlantıda olan bu bedenlerin görünümünde bir değişiklik yok ama bağlantıları sebebiyle onlar da bir çeşit cyborg oluyorlar. Tabii bu kapatılabilir bir sinir sistemi. Örneğin bu bize bireyselliğin önemini hatta varlığını sorgulatıyor. Çünkü şu an önemli olan bireyselliğin değil bağlantılılılığın ya da mobil olman yerin değil interaktiviten. Yani bizim içimizde olandan ziyade aramızda olan önemli. Artık insan olmanın ne demek olduğunu bedenimizin dışında bir yerde bulmaya çalışıyoruz. Ama bence çoktan cyborg olduk bile.
Protez meselesiyle ilgileniyorsunuz hatta kolunuzda az sonra değineceğimiz protez bir kulak var. Peki insanın proteziyle arasındaki duygusal bağ hakkındaki düşünceleriniz neler?
Soruna şöyle değişik bir patolojik durumla cevap vereyim: Bazı insanlar bir uzuvlarına yabancılaşabiliyorlar. Yani bir kolun var ama bu kolun sana ait olmadığını hissediyorsun ve onu istemiyorsun. Bu iş öyle raddelere geliyor ki yakın bir zamanda bir cerrah bir hastanın bacağını kesmeyi kabul etti. Çünkü bu insan bacaklarını kendilerine ait hissetmiyor. Peki kolunu kaybettiğinde ve protez taktırdığında ne oluyor? Bazı insanlar kısa zamanda bu duruma alışıyorlar ve protezlerinin yavaş yavaş vücutlarının bir parçası olduğunu hissetmeye başlıyorlar. Çünkü mesela protez eli olan birisinin eli kasların gönderdiği elektrik sinyalleriyle çalışıyorsa o zaman bunu sahiplenmesi zor değil. Çünkü beyni ne yapmak isterse eli de onu yapıyor. Şimdi protezler tabii daha başarılı. Birkaç yıl önce iki eli de protez olan ilk insanla tanıştım. İki eli de kadavradan alınmıştı. Elleri, kasları ve sinirleri vs koluna bağlamışlardı ve altı ay sonra kadavra elleri oynatabiliyor, sıcaklığı, dokunuşu hissedebiliyordu. Yani artık vücudumuzun bir parçası başka vücutlara ait olabiliyor. Buna deri devir daimi diyorum. Bir yandan bugün senin olan bir böbrek yarın benim olabilir ama onun daha önce sana ait olduğunu iddia edebilir misin? Çünkü özgür irade diye bir şey var mı, bunu da tartışabiliriz. Yani bedenini sen mi kontrol ediyorsun? Yoksa o toplumsal öğretilerle mi hareket ediyor? Hatta sen diye bir şey gerçekten var mı?
Peki son olarak kulağa gelelim...
Kulak henüz tamamlanmadı. Bu şu an sadece rölyef hali. Daha benim kök hücrelerimden kulak memesi yapacağız. Tabii elektronik bağlantısı da olacak. Çünkü kulak protezimin varlığının sebebi kablosuz vericiye bağlı bir mikrofonla internet üstünden kablosuz internet erişiminin olduğu her yerde kullanılabilir olması olacak. Yani ben buradayken (Marmara Pera’nın café’sinde) sen de Melbourne’deyken internet üstünden bizim şu an yaptığımız konuşmayı dinleyebiliyor olacaksın. Bu organın önemi yalnızca bana değil isteyen herkese hizmet ediyor olması.