28 Şubat 2009 Cumartesi

ted hughes beatle gibi

ölümünden bilmemkaç yıl (11) sonra yeni bir işle dönüyor.

poet laureate'in ths story of vasco isimli ölümünden sonra keşfedilen oyunu 25 mart'ta The Orange Tree Theatre, Richmond'da sahnelenmeye başliycak.

venedik'ten haberler


bu yıl venedik film festivalinin jüri başkanlığını ang lee'ciğim üstlenicekmiş. (pek sevindim. bi de gidebilsem) festival 2 - 12 eylül tarihleri arasında gerçekleşicek.

26 Şubat 2009 Perşembe

şunları seviorum

clint eastwood'a palme d'or

clint eastwood cannes film festivali direktörü gilles jacob'dan onur ödülü'nü aldı. 78 yaşındaki oyuncu/yönetmen/müzisyen eastwood'a üç ay sonra gerçekleşecek festival sırasında güney afrika'da olacağı için ödülü şimdiden verildi.

2010 da güzel bi rüyaydı

2010 kültür başkenti yönetim kurulu istifa etti. haberiniz olsun

25 Şubat 2009 Çarşamba

Agatha Christie'nin evi ziyarete açıldı

LONDRA - Agatha Christie'nin kır evi sonunda ziyaretçilere açılıyor. 'Dead Man’s Folly' dahil 15 kitabının ilham kaynağı olan Devon'daki ev iki yıl süren tadilattan sonra tam bir 1950ler malikanesi olarak Christie severlerini ağırlayacak. 5.4 milyon pound'luk masrafla Agatha Christie'nin yaşadığı zamanki haline dönüştürülen ev geçtiğimiz cumartesi ilk ziyaretçilerini kabul etti. Evde ünlü polisiye yazarının uyuduğu yatak odası, misafirlerini ağırladığı yemek odası ve misafirlerine son kitabından parçalar okuduğu misafir odası görülebiliyor. Christie'nin kitapları, kağıtları, çikolata kutuları, çiçekleri ve büyüdüğü evden kalma sandalyeler sanki yaşıyormuş gibi evi süslüyor. Hatta yatak odasının kapısında evin köpeğinin yaptığı çizikler bile duruyor. Bir oda ise yalnızca Christie'nin yazdığı kitapların ilk basımları sergileniyor. Ulusal Miras Birliği'nden Robyn Brown 80'den fazla kitap yayınlayan Agatha Christie'nin evinin bir bölümünü konaklama için ayırdıklarını, ileride ise yatılı misafirlerin yazarın yemek odasında akşam yemeklerini yiyebileceklerini söyledi.

Demir ABD parasında ilk zenci


WASHINGTON - ABD'li ünlü cazcı Duke Ellington tek başına paraya resmi basılan ilk zenci oldu. 25 cent'lik demir paranın National Museum of American History'de düzenlenen gecesinde The Duke Ellington Lisesi Caz Grubu bir konser verdi. Ellington'ın ailesinin de katıldığı gecede ABD Darphanesi Başkanı Ed Moy "Sevdikleri işleri yaparak başaralara imza atan birçok Amerikalı gibi Duke Ellington da yeteneğinin yanısıra çalışkanlığı, tutkusu ve azmiyle buraya geldi" diye konuştu. ABD'de resmi paraya basılan ilk zenci York isimli bir köleydi ancak York'a paranın üstünde Lewis ve Clark isimli kaşifler eşlik ediyordu. (afp)

Woody'nin yeni ilham perileri


LOS ANGELES - Hollywood'un en iş yapan yıldızlarından Naomi Watts ve yılın sekiz Oscarlı filmi 'Slumdog Millionaire'in yıldızı Freida Pinto, Woody Allen'ın 'kızları' arasına katılıyor. Sektör gazetesi Daily Variety'nin haberine göre Londra'da geçecek filmin diğer yıldız isimleri ise Sir Anthony Hopkins ve 'İhtiyarlara Yer Yok'dan beri sürekli gündemde bir oyuncu olan Josh Brolin. Diane Keaton'dan Mia Farrow'a fetiş kadın oyuncularıyla da tanınan Allen'ın yeni ilham perisi Pinto Mumbai'de modellik kariyerine devam ederken 'Slumdog Millionaire'de Latika rolünü oynamak üzere seçildi ve hayatı değişti. Watts'ın oyunculuk kariyeri de Allen gibi kült bir diğer yönetmen David Lynch'in filmi 'Mulholland Drive'la yükselişe geçmişti. İsmi henüz belli olmayan filmin çekimleri haziran ve eylül ayları arasında gerçekleşecek. (afp)

Watts ve Penn yeniden birarada

LOS ANGELES - Naomi Watts ve 'Milk'deki rolüyle geçtiğimiz günlerde en iyi erkek oyuncu Oscar'ının sahibi olan Sean Penn yeni projeleriyle konuşulmaya başlandı bile. Daha önce Alejandro González Iñárritu'nun '21 Gram' filminde bir araya gelen oyuncular bu defa 'Fair Game'de evli bir çifti canlandıracak. Valerie Plame'in 'Fair Game: My Life as a Spy, My Betrayal by the White House' isimli kitabından uyarlanan film eski CIA gizli ajanı Plame'in görevinin ortaya çıkması ve ardından gelişen olayları konu alıyor. Watts'ın canlandırdığı Plame'in görevinin 2003 yılında öğrenilmesi Bush hükümetinde büyük krize yol açmıştı. Penn'in canlandıracağı Joseph Wilson ise eşinin CIA ajanı olduğunu öğrenmeden önce The New York Times'da defalarca Bush hükümetini Irak'la ilgili bilgileri çarpıtmakla suçlamıştı. Filmin yönetmeni ise 'Bay&Bayan Smith'den tanıdığımız Doug Liman. (afp)

banksy de duvara tosladı

hayır bu banksy'ye nefret kusan bir post diil. kendisinin hastasıyım. şu sebeplerden:



ama bu ney alaşkına banksy?

kim alsın şunları 150 bin pound'a? (almamışlar tabii.)

Memleketimden 'örgüt' manzaraları


Yeni çağdaş sanat oluşumu Delüks'ün ilk işi 'Ergenekon.tc' geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan olaylarındandı. Ergenekon iddianamesinin görselleştirilmiş hali olan proje herkesin yorumuna açık.

İSTANBUL - Önceki gün 'Cihangir'de bir evde' açılışı yapılan 'Ergenekon.tc' siyasetin ne kadar her yerde ancak siyaseti kendine mevzu edinen çağdaş sanatçıların ne kadar hiçbir yerde olmadığını bir defa daha fark etmemize sebep oldu. Aylardır gazete manşetlerinden inmeyen 'Ergenekon' meselesine dair siyasetin dışından birilerinin yaptığı ilk işti bu. 'Ergenekon.tc' veri görselleştirmenin, yaratıcısı Burak Arıkan'ın da dahil olduğu oluşum Delüks'ün kafasına göre yapılmış hali.

Burak Arıkan "Serginin afişinde görülen 'Her toplumun kendi diyagram(lar)ı vardır' söylem Deleuze'e ait. Ergenekon da Türkiye'ye dair bir diyagram. Bir toplumu tanıtıyor" diye başlıyor projeyi anlatmaya. "İddianame ilk yayınlandığı zaman arabalarla falan taşınıyordu. Sonra halka açtılar. O zaman pdf dokümanıydı ve bir resim gibi sadece bakılabiliyordu. Onu oturup dijital metne çevirdik başta. Sonra da bir program yazdım. Bu program metindeki isimler arasındaki ilişkileri buldu. Atıyorum, Veli Küçük Bursa'yı aradı bilmemne yaptı diye bir cümleden sonra 'Bursa'dan bilmemkim bilmemne yaptı' diye bir şey geçerse, Bursa kelimesi üstünden bu iki isim birbirine bağlanabiliyor. Bunun gibi de binlerce ilişkiyi gösteriyor bu diyagram."

Sergide diyagram farklı araçlarla sunuluyor. Bir odada projeksiyon farklı odalarda televizyon salonda baskılar ve bir diğer odada ise iddianameden alınmış çıkışlar. Projeksiyonda ve televizyonda gördüğümüz biçimiyle diyagram hareketli. Bunun sebebini Arıkan şöyle anlatıyor: "Layout sürekli kendi kendine organize oluyor. İsimlerin birbirine bağlantısına ve çekim şiddetine göre. Mesela Cumhuriyet'in çok bağlantısı olduğu için o bayağı önemli bir merkez. Herkesi çekiyor kendine doğru." Evin salonu olması gereken kısımda duvarda altı çeşit baskı var. Onlar da iddianamenin içindeki farklı sıkışmaları gösteriyor.

Bu sıkışmalara dayanarak Arıkan Ergenekon'un organik yapısıyla ilgili de konuşuyor: "Bu çok liderli ve çok merkezli bir diyagram. Tasarlanmamış bir şey olsa gerek. Bu kadar karmaşık bir şey ancak kendi kendine büyüdüğü zaman olur. Aynı terör örgütleri için söyledikleri gibi. Bizim bu bildiğimiz düzenli yapıların hiyerarşik yapıların içine sızabilmesinin nedeni bu çok merkezli hali."

Aslında bir veri görselleştirme işi olması sebebiyle 'Ergenekon.tc'nin meseleyi hem sanat felsefesi hem siyaset felsefesi boyutuna taşımasıyla gündeme gelmesi gerekir ama şu anda sadece Ergenekon yüzünden gündeme geliyor. Yani işin sanat tarafı biraz kaynamaya müsait. Ama zaten işin bu haliyle ne dediği pek belli değil.

'Ergenekon.tc' bir yandan çok bariz olan ama ne kadar bariz olduğunu da tam olarak kestiremediğimiz bilgilerin aslında ne kadar bariz olduğunu görmemizi sağlıyor, bir yandan da aslında sadece sayı sayıyor. Ortaya çıkan sayılar belki de gerçekleri saptırıyor. Yani 'Cumhuriyet' kelimesinin bu kadar büyük harflerle belirmesi ne demek? Ya da aslında bir şey demek mi?
"Ortaya yeni bir anlam çıkarma çabası yok. Bizim amacımız bu kargaşanın şiddetine işaret etmek. Alternatif bir okuma yapıyoruz. Bu bir araç. Savcının kendisi de kullanabilir herhangi bir insan da kullanabilir. Bu objektif bir araç. Bunu çekiştirip kim kime daha çok bağlı görebilirsiniz ama bu yine sizin bakış açınıza kalmış" diyor Arıkan.

Proje http://ergenekon.tc/ adresinden görülebilir.

24 Şubat 2009 Salı

valideçeşme sadece istanbulda bir semt ismi diyildir

aynı zamanda her hafta salı günü galatada gerçekleşen ve gerçekleştikçe festivalleşen bir film festivalidir. linki de şurasıdır: http://validecesme.blogspot.com/

23 Şubat 2009 Pazartesi

çok tatlısınız


all time favoritelerim'den doves dördüncü albümünün ilk konserini cheshire ormanı'nda vericek. böyle de güzel adamlar. nisan ayında çıkıcak 'kingdom of rust'ı ormanın yakınlarında bir yerlerdeki stüdyolarında kaydeden grup ilk konser için neden burayı seçtiklerini açıklamadı ancak muhtemelen çok tatlı oldukları içindir. 13 haziran'da gerçekleşicek konsere gidebilicek kadar şanslı olanlar hiçbi şi yapamıyosanız şu numarayı arayıverin: 0871 230 109. biletler 27 şubat'ta satışa çıkıcak.

Penélope Amerika'da da kendini buldu


'Çıplak Ten', 'Annem Hakkında Her Şey', 'Dönüş' gibi Almodovar filmlerinin fetiş oyuncusu Penélope Cruz Woody Allen'ın 'Barselona Barselona'sındaki Maria Elena rolüyle Oscar sahibi oldu. Cruz'u Almodovar anlatıyor.

NEW YORK - Penélope Cruz'u ilk gördüğüm an -İspanyol yönetmen Bigas Luna'nın 1992 yapımı 'Jamon, Jamon'undaki ilk rolünde- onunla çalışmak istediğimi biliyordum. Asık bir suratla motorla onu takip eden Javier Bardem'in önünden yürüyüşünü hatırlıyorum. Yürüyüşü, konuşması, ona bakışı, ona kızışı öyle gerçek öyle doğal ve kişiseldi ki ondan gözlerini alamıyordunuz. Neyse ki Penélope gençliğindeki tazeliğini ve sezgi gücünü 16 yıl sonra 'Vicky Cristina Barcelona'da aynı aktörün karşısında oynarken de gösterdiği gibi kaybetmedi.

Onunla çalışmak için yanıp tutuşmama rağmen 'Jamon, Jamon'dan beş yıl sonrasına kadar bu isteğim bir türlü gerçekleşmedi. 'Çıplak Ten'de ona başrolü vermek istiyordum ama çok gençti. Zaten Penélope benim yazdığım karakterler için hep çok gençti. 'Dönüş' için de beraber yaptığımız son çalışma 'Broken Embraces' için de ama bir süredir bu gibi engeller beni düşündürmüyor. Penélope her şeyi yapabilir çünkü o artık ölümsüz ve yaşsız bir kadın.

'Çıplak Ten'in açılış sekansı onun için yazdığım bir eser. Sekiz dakika sürüyor ve izleyici sanki o filmin ana karakterlerinden biriymiş gibi bir izlenime kapılıyor. Ancak sonra tekrar görünmüyor. Penélope o filmde İspanya'nın hala Franco'nun diktası altında oluğu 1970 yılında korkunç bir gecede bir otobüste doğum yapan kasabalı -çok fakir ve kaba saba- bir kızı canlandırıyor. En büyük problemlerimizden birinin onu çirkin göstermek olduğunu hatırlıyorum. Bulduğumuz bütün mütevazı, ikinci el 70ler kıyafetler onda muhteşem duruyordu. Onun için fakir ve taşralı görünmek çok zordu. Penélope'nin vücudu giydiği kıyafetlerin kumaşına üstün bir hava katıyordu. Neyse ki artık onun imzası haline gelen büyük bir kalbi ve doğal gücü var.
Karışık saç ekolü
Penélope Cruz şehvet, cesaret, utanmazlık, karışık saçlar, cömert göğüs dekolteleriyle karakterize edilen ve bağırış çağırışın doğal bir iletişim yöntemi olduğu Akdeniz oyunculuk geleneğinden gelir.
Anna Magnani, Sophia Loren, Claudia Cardinale, daha eskilerden Silvana Mangano, hatta Elizabeth Taylor ve Rachel Weisz bu tarzı benimsemiştir. Penélope'nin 'Dönüş'teki Raimunda'sı Magnani, Loren ve Cardinale'den modellenmişti ve sanırım Woody Allen'ı da 'Vicky Cristina Barcelona'da ona akli dengesi biraz bozuk ressam rolünü vermeye iten de buydu -ki Penélope bu filmdeki rolüyle her gün bir başka ödül alıyor.

Penélope'nin bu yüzyılın başında uzunca bir süre onu yana itip duran Hollywood filmlerinde oynadıktan sonra artık onu boş bir güzellik olarak gösteren filmlerdeki imajını yıktı. 2003'de Sergio Castellitto'nun 'Kal Gitme' isimli İtalyan filminde bir cerrahla arasında tutkulu bir ilişki geçen sonradan yoksullaşmış bir kadını oynamak için Avrupa'ya döndü ve bir sanatçı olarak reputasyonunu geri kazandı.

Geçen yıl en nihayetinde dünyanın her yerinde yaptığı gibi Amerika'da da kendini buldu. Penélope beraber çalıştığım en çok yönlü aktrislerden biri. Bu sezon bunu biribirinden tamamen farklı iki roldeki performansıyla kanıtladı. Biri 'Vicky Cristina Barcelona'daki çatlak ve çok komik ressam diğeri 'Aşkın Peşinde'deki genç düzgün saç kesimli öğrenci.

2009 ne getirecek? Başlangıç olarak, polisiye hisli pişkin dram 'Broken Emraces' ve Rob Marshall'ın Fellini'nin '8½'ının yeniden yapımı olan 'Nine'ı ve şundan emin olun: Penélope bu yıl da aklınıza gelmeyecek derinliklere inmeye devam edecek. (The New York Times - Pedro Almodovar - 23 Şubat 2009)

oscar amca: neyse o

oscar amca fake atmadı.

film: slumdog millionaire

yönetmen: danny boyle

kadın: kate winslet

erkek: sean penn

yardımcı kadın: penelope cruz

yardımcı erkek: heath ledger

orijinal senaryo: milk

uyarlama senaryo: slumdog millionaire

yabancı: Departures - Japan (diğrer adaylar: Revanche - Avusturya; The Class - Fransa, The Baader Meinhof Complex - Almanya, Waltz With Bashir - İsrail)
animasyon: wall - e

animasyon kısa: La Maison en Petits Cubes (diğer adaylar: Lavatory - Lovestory; Oktapodi; Presto; This Way Up)

belgesel: Man on Wire

belgesel kısa: Smile Pinki (diğer adaylar: The Conscience of Nhem En; The Final Inch; The Witness - From the Balcony of Room 306)

sanat yönetimi: The Curious Case of Benjamin Button

sinematografi: Slumdog Millionaire

live action kısa: Spielzeugland (Toyland) (diğer adaylar: Auf der Strecke (On The Line); Manon on the Asphalt; New Boy; The Pig)

görsel efekt: The Curious Case of Benjamin Button

score&orijinal şarkı: Slumdog Millionaire


peki olaylar nası gelişti? artık biliyosunuz: i'm obssessed with hollywood. o yüzden brangelina'dan başlayalım:

kırmızı halıda mikrofonlara "çocuklarımız an itibariyle muhtemelen duvarlara spagetti atıyor" dedi brad pitt. (joey&rachel'ın halıya spagetti atmasını hatırladım tabii ki. ama manyak olan benim) yukarda gördüğünüz gibi ikisi de bi şey alamadılar. olayın diğer (ve aslında asıl) kahramanı jennifer aniston ise jack black'le beraber en iyi animasyon ödülünü vermek için sevgilisi john mayer'ı koluna takıp kodak'a geldi. jack black'le jen sahnede çok tatlı ve komiklerdi (meymenetsiz angelina jolie'nin aksine) tabii kameralar da jen'in sunumu sırasında angelina'yı göstermeyi ihmal etmedi (yüzünde böyle lüzumsuz bi şaşkınlıkla sanki çok içten gibi gülüyordu. oysa iki gün önce 'mr&mrs smith'in çekimlerinde brad'le birbirimize aşık olduk' diyodu pişkin pişkin)

hugh jackman mükemmel bi insan

anne hathaway o gelinli filmden sonra yine başladığı yere döndü gözümde.

beyoncé'ye ölüm! (all beauty must die dediğimiz)


devamım gelicek.

22 Şubat 2009 Pazar

oscar tahminlerine buyrun


loto oynamıyoruz. o yüzden yorumluyorum:

film - slumdog millionaire (çünkü danny boyle'u ve ekibi diğer törenlerde en iyi film ödülü alırken o kadar çok gördüm ki gözümün önüne gelen ödül alma anının bir kehanet olduğuna inanmaya başladım)

yönetmen - david fincher / the curious case of benjammin button (bilmiyorum... bilmiyorum)

kadın - kate winslet / the reader (bunu sizinle tartişmicam. bi de, şunu belirtmem lazım: 60 yıl sonra ağlatmayan soykırım filmi yapmayı başarmış olan stephen daldry'ye hayranım film sıradan bir soykırım filmi olmasına rağmen)




erkek - sean penn / milk (for obviyıs rizıns ama şaşırtmayan oscar, oscar diildir düşüncesiyle mickey rourke'u da ödülle gönderebilirler)

yardımcı kadın - marisa tomei'in bence bu kategoride işi yok. ve bence bu ödül oscarın yeni isimler kazandırma görevini üstlenicek ve ödül ya taraji p henson (the curious case of benjammin button) ya da viola davis (doubt)

yardımcı erkek - çok net.

yabancı - the baader meinhof complex (almanya)

en iyi animasyon - wall - e

özetle bu bol adaylıklı filmler genellikle uğradıkları hayal kırıklığına uğricak (remember remember last years 'there will be blood') birer ödülle dönücekler.

21 Şubat 2009 Cumartesi

Deutsche Börse Photography Prize adayları aha da bunlar

Deutsche Börse Photography Prize adayları açıklandı. bildiğiniz borsanın sponsor ettiği 30 bin dolar değerindeki prestijli ödül şu isimlerden birini ihya edicek:

paul graham http://www.paulgrahamarchive.com/

emily jacir (bu olamadı bi türlü)

tod papageorge http://www.pacemacgill.com/todpapageorge.html

taryn simon http://www.tarynsimon.com/

20 Şubat 2009 Cuma

ilk heath ledger bursu verildi

bu çocukcağızımız da ödülün ilk sahibi oldu. michelle williams'ın öncülüğünde ve 'two hands' ve 'ned kelly' gibi ledger'lı filmlerin yönetmeni greg jordan danışmanlığında verilen heath ledger bursu her yıl bir avustralyalı oyuncuya gidicek. bu yılın avustralyalısı da oliver ackland. 10 bin dolar değerindeki bursun asıl olayı oyuncunun hollywood'a gidiş geliş masraflarının ödenmesi ve bilimum cast ajansıdır menajerdirle tanıştırılması. bursa daima gündemdeki avustralyalılarımızdan naomi watts (biliyosunuz ledger'ın eski manitası) nicole kidman ve hugh jackman da katkıda bulunmuş. jordan, jüri üyelerinden rachel griffiths'in 'nası oylicaz şimdi? bir sonraki heath ledger'ı mı arıyoruz?' sorusu üzerine 'hayır çünkü öyle bir şey yok' dediğini anlattıktan sonra oliver ackland'ın böyle bir jude law havasının olduğunu ekledi.

çocuğu da sokakta görsem avustralyalı derim.

faşist muhabirinizi izlemeye devam edin

19 Şubat 2009 Perşembe

sevgili chester french sevenler

'she loves everybody' radyo eksen'in popon'una girmiş. bu da sizi seviyorum diye paylaşma isteği duyduğum bi bilgi. youknowwhoyouare

Laykıbıl bir buluşma

Ang Lee ve 'Life of Pi'.

Yann Martel'in 2002 yılında Booker kazanan (o muhteşem) romanı Ang Lee tarafından filme çekilebilir.

Bugüne kadar M Night Shyamalan, Jean-Pierre Jeunet ve Alfonso Cuaron'un isimleri projeyle beraber anılmıştı. (ben de guğardiyın'dan öğrendim biliyo gibi davrandığıma bakmayın. ama bu sitede neleri biliyo gibi yaptığımı bilseniz bi daha adımınızı atmazsınız) Lee yönetmenliğin yanısıra kitaptan uyarlanacak yeni bir senaryonun yazımını da üstlenecek.

Ağustos ayında ise Lee'nin 'Taking Woodstock' isimli Elliot Tiber uyarlaması vizyona giricek. Bizde ağustosta girmez heralde gerçi.

"Gelenekler önemli olmadıkları için yok oluyor"


Milli Reasürans'taki Çağdaş İspanyol Fotoğrafı sergisinde işleri sergilenen Magnum üyesi fotoğrafçı Cristina Garcia Rodero, 20 yıldır İspanya'nın geleneklerini ve dini ritüellerini fotoğraflıyor. Rodero "Gelenekler önemli olmadıkları için yok oluyor" diyor.

İSTANBUL - On çağdaş İspanyol fotoğrafçı 'Kuşaklararası Geçişler / Itinerarios Afines' sergisinde Milli Reasürans'ın duvarlarını süsledi. Küratör Oliva Maria Rubio ilk defa İstanbul'da sanat severlerin karşısına çıkan bu sergide hepsi İspanyol fotoğrafçılığının önemli isimleri olan 1950 kuşağı sanatçıları ile, 1960'lı yıllarda doğan, şimdilerde uluslararası sanat ortamında yer alan genç kuşak sanatçıların arasından seçtiklerini bir araya getiriyor.
Eski kuşak fotoğraf sanatçılarından Cristina Garcia Rodero'yla röportaj yapmak üzere Milli Reasürans'a gittiğimiz zaman önyargılarımız sebebiyle duvara tosladık. Yıllarca İspanya'nın festivalleri gelenekleri ve ritüellerini belgeleyen ardından da Karayip Adaları'nda geçirdiği beş yıl boyunca burayı kendine özne edinen Rodero kıpkırmızı (ama ne kırmızı) bir pantolon ceket takım ve topuklu ayakkabılarıyla pürmakyaj karşımıza çıktığı zaman gezgin fotoğrafçının illa 'back pack'li dağınık saçlı olması gerekmediğini aslında dışarıdan konkene gider gibi görünen süslü bir kadının da hayat, fotoğraf gibi konularda söyleyeceklerinin olabileceğini fark edince kendimden utandım. Şaşkınlığımızı üstümüzden attıktan sonra konuşmaya başladık.
Rodero fotoğraflarındaki tarafsızlığını sorulara verdiği cevaplarda da sürdürdü. Kendi gözlemlerindense fotoğrafçılıkla İspanyol fotoğrafıyla ilgili gerçeklerden bahsetti.
Magnum'un sitesinde kendi sitesinde bir lafınız vardı: İspanya'nın ruhundan bahsediyorsunuz, tutku, aşk, mizahi yönü, acısı vs. Kendi deneyiminize göre İspanya'nın ruhunun bunlardan oluşmasının sebebi nedir? Havası mı suyu mu tarihi mi?
Bu cümleyi 'Gizlenmiş İspanya'yı yaparken İspanya'yla ilgili duygularım İspanya'nın bende yarattığı hislerdi. Bu benim İspanya vizyonumdu. Aynı zamanda İspanya'daki gerçekliği yansıtmaya çalıştım ve bunu yaparken de mizah duygumu hiç kaybetmemeye özen gösterdim. Gerçeklikten ve öfkeden bahsetmiştim bu da beğenmediğim unsurları anlatabilmek içindi. Bu eser ilk eserim ve bütün eserlerim gibi çok uzun bir sürede ortaya çıktı. 73 sonunda başladım 89 yılında tamamladım. Bu süre zarfında İspanya çok değişti. Tahmin ediyorum ki bugün yine o yerlere gitsem o görüntüleri bir daha yakalayamam. O değerler de geriye gelmeyecek.
Toplumların geleneklerine sizi çeken şey ne oldu?
Bence gelenekler o halk için önemli oldukları için varlar ve kaybolduklarında aslında önemi yitirdiği için kayboluyorlar. Bu yüzden önemli.
İnsanların dini eğilimlerini de fotoğraflamışsınız. Dinin devam etmesinde geleneğin ne kadar önemli olduğunu düşünüyorsunuz?
Ben fotoğrafçılığa başladığımda din İspanya'da çok güçlüydü. Katolik kilisesi günlük hayatta fazlasıyla güçlüydü ve bence bu iyi bir şey değil. Katolik kilisesi asırlarca süren Pagan geleneklerini biraz hıristiyanlaştırdı ve mesela en Pagan şenlikler olarak değerlendirebileceğimiz karnavalları bile hıristiyanlaştırdı. İnsanlar karnavala bile gitmeden önce ayine gidip ayin çıkışında maskelerini takıp kutlamalara gidiyordu. O yüzden de sanırım fazla şey sahiplendi o dönemde kilise. Franco döneminde de İspanya'da katolik kilisesinin gücünün gereğinden fazla hissedildiğini düşünüyorum.

Peki kendi ilişkiniz nasıl İspanya'nın gelenekleriyle?
Öncelikle ben bu festivalleri çok seviyorum. Çünkü ben bu şenlikleri yaşadım ve onların hem acılarını hissettim hem de eğlenceli taraflarını. Hayatımın 20 yılı onları incelemekle geçtiği için onları birinci elden tanıma fırsatım oldu. O yüzden seviyorum ve onlara karşı değişik bir aşkım var diyebilirim. Çok kitlesel fetsivallerden çok hoşlanmasam da.
Üniversitede resim okumuşsunuz. Fotoğrafçılığa nasıl geçtiniz? Eğitimizin fotoğrafçılıkta nasıl bir etkisi oldu?
Resim bölümünü kazandığımda çok mutlu olmuştum. Fotoğrafçılığa başlamamın sebebi bir burs yüzünden oldu. Festival fotoğraflamanın bir yıl kadar süreceğini düşünüyordum. Ancak yeni bir aşkla tanıştım ve yavaş yavaş resimden uzaklaştım. Resim belki insanın içsel bir bakışı fotoğrafsa dünyaya bakışı. Fotoğrafçılık yapabilmek için dışarıda olmanız gerekiyor ve günlük bir mücadelenin içine giriyorsunuz. Bu bakımdan da resme göre daha kolay fotoğraf. Beyaz bir tuvalin önünde tek başınıza kalmaktansa fotoğraf size dünyayı tanıma fırsatı veriyor. Dünyada var olan güzelliği görmenizi sağlıyor.Dışarıya bakabilme unsuru taşıdığı için fotoğrafı çok sebiyorum. Aslında resim yapmak istiyorum ama hırs uğruna değil sadece keyif almak için bunu istiyorum. Bu duyguyu tekrar tatmak istiyorum. Yaşın da bunda bir etkisi var tabii.
Kendi gençliğinizden beri İspanya'da fotoğrafçılığın nasıl bir hal aldığını düşünüyorsunuz?
Öncelikle çok önemli bir faktör: Ekonomi düzeldi İspanya'da. Ekonominin düzelmesiyle fotoğrafçılığın da koşullarını iyileştirdi. Daha iyi fotoğraf makinelerinden daha iyi okullara bir çok değişiklik oldu. Bu sergideki çoğu sanatçı aslında kendi kendilerini yetiştirmiş insanlar çünkü onların döneminde fotoğrafçılık okulları yoktu. Bugün ise özel okullar var. İspanyollar artık yurtdışına seyahat edebiliyor ya da dışarıdan kitap geliyor, İspanya kendi kitaplarını basabiliyor. Önemli fotoğraf festivalleri de var artık İspanya'da.

portishead'in suyu ısınıcak

(başlık bulmak zor iş.) Portishead albümünü nasıl yayınlasın? sorunun cevabı siz sevgili okurlarımızda.

son albümleri 'Third'ün yayınlanmasının ardından Universal Music'le olan kontratını yenilemeyeceğini açıklayan grup bir sonraki albümü de nerden nasıl yayınlayacaklarını bilememiş. sonra da size fikir danışmaya karar vermiş. ancak radiohead gibi bedavaya vermeyeceklerini de eklemişler. sebep: "şarkıları yazmak asırlar sürüyor ve yüzme havuzlarımızı ısıtmamız lazım."

bedava dağıtsalar da istemem artık.

17 Şubat 2009 Salı

kanepe? kanepe nerde?


Tam 429 bölüm sonra 'The Simpsons'ın açılış sekansı değişti. İnanır mısınız? Kanepe gitti. Marge'ın $243.26'lık süpermarket alışverişi $486.52'ye çıktı. Lisa'nın sınıf arkadaşları artık Nintendo DS'lerle oynuyor. Devir değişti e tabii Matt de değişti. Yeni açılış sekansını şu adresten seyredebilirsiniz:
http://www.youtube.com/watch?v=1QdLqEDjTdk

16 Şubat 2009 Pazartesi

sonic youth'tan yeni albüm haziranda

kim'in bacaklarını istanbul konserinden hatırlarsınız

Tam tarih 9 Haziran. Matador Records'dan çıkıcak albüm için Thurston Moore "İçinde Detroit punk-rock şarkılar var" dedi. Blender'a verdiği röportajda Moore 20 yıl Geffen'le çalıştıktan sonra artık bağımsız bir label'a geçmek istediklerini de ekledi. 'Eternal' aynı zamanda eski Pavement basçısı Mark Ibold'un gruba katılımdan sonra ilk albüm olucak.

Grubun davulcusu Steve Shelley'nin 1992'de kurduğu smells like records'a da outlink veriveriim:
http://smellslikerecords.com/slr/

gönderrrrr: outlinkine bile kendi karar veren bilog

gidince bi alo diyin

15 Şubat 2009 Pazar

joaquin phoenix gerçeği (as if)


previously on gönderrrrr: joaquin phoenix oyunculuğu bıraktığını açıkladı. ardından bundan sonra ne yapacağına dair soruları daha da ilginç bir beyanla cevatladı. hip hop albümü çıkarmak üzere olduğunu prodüktörlüğünü de p diddy'nin yapacağını söyleyen phoenix bir yandan da görünüşünde de ciddi değişiklikler yapmaktan geri durmadı. her daim sinek kaydı tanıdığımız ex-oyuncu saç sakal gece-gündüz güneş gözlükleri tuhaf bir aksan besbelli kafası güzel falan derken bildiğiniz freak oldu çıktı.

şimdi haberler:
son olarak 9 Şubat akşamı David Letterman'a konuk olan Phoenix tüm program boyunca sakızı (daha sonra bu sakızı çıkardı gerçi ama letterman'ın masasının altına yapıştırmak üzere) ve güneş gözlükleriyle Letterman'ı gıcık etti. sorulara yes / no falan diye cevaplar verdi. bütün seyirciler kendisine bildiğiniz güldü. şimdi bu durumun ciddiyeti tartışılıyor. yani joaquin phoenix bu insanlarla (gerçekten dünyanın gözü önünde korkunç durumlara düşen ne idüğü belirsiz ünlüler ve onları haber yapan magazincilerle) dalga mı geçiyor yoksa hakkaten kafası güzel programlara mı çıkıyor? yani delirdi mi? ben bunun bi 'act' olduğundan neredeyse eminim (o yüzden kendisinin de abisi river gibi genç ölüme doğru gittiğini iddia edenlere şimdiden acımaya başladım) bi kere zaten casey affleck, joaquin phoenix'in her hareketini rap kariyerini belgelemek bahanesiyle filme çekiyo. bu letterman'ın programı için de geçerli. gerçi son filmi 'two lovers'ın yönetmeni James Gray de Phoenix'in gerçekten kafayı yemiş olabileceğine dair beyanlarda bulundu ("eğer oynuyosa çok iyi oynuyo çünkü bana oyunculuğu bırakacağını söyledikten sonra onunla konuşmaya evine gittim ve evi bi stüdyoya dönüştürmüş. gerçekten kendini bu işe kaptırmış") ama o da gayetle bu işin bi parçası olabilir. zira dediklerine göre zaten bu röpotaja çağıranlar falan da -Affleck'in belgeseline bi katkı olarak- planla ilgili konuşmayacaklarına dair bi şi imzalıyolarmış. yani bütün bunların bi film senaryosu olması gayet olası. bu arada phoenix'in bugüne kadarki sahne performansları berbattı ama işte onun da bu planın bir parçasını oluşturmadığını bilemiyoruz.

aşağıda iki vidyo var konuyla ilgili olarak. ilki late show with david letterman'daki joaquin ikincisi kısa zaman önce kariyeriyle ilgili soruları cevaplayan bi miktar daha aklı başında joaquin.

http://www.youtube.com/watch?v=HXpYk7WGN5Y

http://www.youtube.com/watch?v=XcbA-Pqh1IU

'Duvara Karşı' operada da ödüllü

İSTANBUL - Fatih Akın'ın 2004 yılında Altın Ayı dahil olmak üzere 23 ödül toplayan filmi 'Duvara Karşı' opera versiyonuyla da ilgi görüyor. Ludger Vollmer tarafından bestelenen ve üç aydır Bremen Tiyatrosu'nda sahnelenen 'Duvara Karşı' operası Avrupa Kültür Forumu tarafından bu yıl dördüncüsü verilen Avrupa Hoşgörü Ödülü'ne layık görüldü. Avrupa Kültür Forumu Başkanı Dieter Kopp dün operadan önce düzenlenen basın toplantısında operanın Türk ve Alman ilişkilerine büyük ölçüde katkı sağladığını belirterek, "Politikacılara bir anlam veremiyorum. Türkiye, büyük potansiyeliyle AB dışında bırakılamayacak önemli bir devlet" şeklinde konuştu.(aa)

buraya ne resim koysam olmaz şimdi.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Lordlar'ı da vururlar

İngiliz mimar Lord (Norman) Foster (bu adamın ne güzel ismi var yahu) krizin vurdukları listesine eklendi. Dünyanın en büyük havaalanının (Beijing) mimarı 350 kişiyi işten çıkaracağını açıklayıverdi. İşten çıkarma derken mesela İstanbul ve Berlin ofislerinin kapanması ve Londra'daki ana ofiste çalışan 1000 kişiden bir kısmının dahil dünya çapında 15 ofisin bu durumdan etkilenmesi. Ancak Abu Dhabi'de karbonsuz şehir planı aynen devammış.

bu da siteleri: http://www.fosterandpartners.com/Practice/Default.aspx

12 Şubat 2009 Perşembe

bi şi daha söyliycem


last.fm'den alındım: "His latest collaboration with P J Harvey, entitled 'A Woman A Man Walked By', will be released on Island records on March 30th 2009."

bahsi geçen: john parish.

"bunu kutlamalıyız."

sevgili istanbullulaaaaar yedikereyedi kaç edeer?

!fistanbul'un dumur filmlerinden vakit buldukça takip edebileceğiniz bir diğer gösterim haberiyle karşı karşıyayız. Pera Müzesi (burayı sıfatlarla donatmaya gerek, olmasa gerek) Ingmar Bergman Kadınları başlığı altında bir gösterim programı hazırlamış. programı hemen aşağıya pasteliyorum çekinmeyin buyrun:

13 CUMA / FRIDAY

16:00 BEKLEYEN KADINLAR / SECRETS OF WOMEN

19:00 MONİKA’YLA BİR YAZ / SUMMER WITH MONIKA

14 CUMARTESİ / SATURDAY

13:00 KADIN DÜŞLERİ / DREAMS

16:00 YAŞAMIN EŞİĞİNDE / AU SEUIL DE LA VIE

19:00 PERSONA

15 PAZAR / SUNDAY

14:00 BÜTÜN O KADINLARDAN SÖZ ETMEDEN / TO SAY NOTHING ABOUT THESE WOMEN

17:00 FISILTILAR VE ÇIĞLIKLAR / CRIES AND WHISPERS

17 SALI / TUESDAY

16:00 GÜZ SONATA / AUTUMN SONATA

19:00 BERGMAN ADASI / BERGMAN ISLAND

18 ÇARŞAMBA / WEDNESDAY

16:00 MONİKA’YLA BİR YAZ / SUMMER WITH MONIKA

19:00 BEKLEYEN KADINLAR / SECRETS OF WOMEN

19 PERŞEMBE / THURSDAY

16:00 BERGMAN ADASI / BERGMAN ISLAND

19:00 KADIN DÜŞLERİ / DREAMS

20 CUMA / FRIDAY

16:00 BERGMAN ADASI / BERGMAN ISLAND

19:00 YAŞAMIN EŞİĞİNDE / AU SEUIL DE LA VIE

21 CUMARTESİ / SATURDAY

14:00 PERSONA

16:00 GÜZ SONATA / AUTUMN SONATA

19:00 FISILTILAR VE ÇIĞLIKLAR / CRIES AND WHISPERS

22 PAZAR / SUNDAY

14:00 KADIN DÜŞLERİ / DREAMS

17:00 BÜTÜN O KADINLARDAN SÖZ ETMEDEN / TO SAY NOTHING ABOUT THESE WOMEN

24 SALI / TUESDAY

16:00 YAŞAMIN EŞİĞİNDE / AU SEUIL DE LA VIE

25 ÇARŞAMBA / WEDNESDAY

16:00 BÜTÜN O KADINLARDAN SÖZ ETMEDEN / TO SAY NOTHING ABOUT THESE WOMEN

19:00 GÜZ SONATA / AUTUMN SONATA

26 PERŞEMBE / THURSDAY

16:00 FISILTILAR VE ÇIĞLIKLAR / CRIES AND WHISPERS

19:00 MONİKA’YLA BİR YAZ / SUMMER WITH MONIKA

27 CUMA / FRIDAY

16:00 GÜZ SONATA / AUTUMN SONATA

19:00 PERSONA

1 MART PAZAR / MARCH SUNDAY

14:00 PERSONA

17:00 BEKLEYEN KADINLAR / SECRETS OF WOMEN

Hey Corc (gerisini getiremiyciim)


Sevgili gossipgirl dostları

dı dı dı dııııın

National Enquirer yine bi bomba patlattı. (Bu kadar senaryo yazabilirler mi bilmiyorum ama) diyolar ki George Clooney'nin yeni numarası Benazir Bhutto'nun 26 yaşındaki şair ve gazeteci yeğeni Fatima Bhutto'ymuş. Herkes Corc'un artık kendini bi bağyana kaptırması gerektiğinde hemfikirse de bu durum elbette içimize su serpemedi. Kıza da sinir oldum. (Aklıma yıllar öncesinden bi vodafone reklamı geldi. hani bi grup amigo kız sahada şov yaparken aniden herkesin cep telefonuna george clooney is getting married diye bi mesac geliyodu. kızlar kendilerini yerlere atıp saçını başını yoluyodu. allahkoruyarabbim) neyse benden size bi tavsiye: başkasının mutsuzluğunu isteyerek mutlu olunmoor.

youknowyoulovehim

11 Şubat 2009 Çarşamba

!f seçmelerine buyrun

Bu yıl sekizincisi düzenlenen !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yarın başlıyor. Hala geç kalmış değilsiniz.

22 Şubat'a kadar devam edecek 8. !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yarın itibarıyla başlıyor. 25 film seçildi daha da seçilirdi ama gazeteye bu kadarı giriyor.

Uluslararası: Bu yıl Berlinale'nin açılışını yapan filmin yönetmeni 'Koş Lola Koş' ve 'Koku'den (burda bi süredir parfüm yazıyomuş. uydurmuşum. ve sanıyorum gazeteye de böyle çıkmış) tanıdığımız Tom Tykwer. Obsesif Interpol ajanı Louis Salinger rolünde Clive Owen ve Manhattan bölge savcılarından Eleanor Whitman rolünde Naomi Watts savaş ve terörü finanse eden dünyanın en güçlü bankalarından birini adalet önüne çıkarmaya çalışıyor.

Park Etmek: Filmin tanıtımında Kafka ve Haruki Murakami isimlerinin geçişini meşrulaştırmaya yeltenen konusu şu: "Sahibi belirsiz bir araba yanına park edip Chen-Mo’nun aracının çıkmasını engeller. Filmde, yönetmen Chung bir sürü garip, bir o kadar da şaşırtıcı olayın birbirini takip ettiği bir anlatı kuruyor."


Berlin Calling: İşin içine ahlak dersi katmaksızın seyirciyi Berlin gece hayatına bir yolculuğa çıkaran film müzikleriyle de cezbedici.












Lynch: Behind the Curtain
: David Lynch son eseri Inland Empire ’ı çekerken, iki yıl boyunca kaydedilen 700 saatin üzerinde görüntünün kurgulanmasından oluşan film, Lynch ’in yaratıcı sürecinin yakından bir portresi.

Sonic Youth: Yedi genç sinemacı tarafından çekilen bu Sonic Youth belgeseli Thurston Moore, Kim Gordon ve Lee Ranaldo ile röportajların yanı sıra, grubun turnesinde çalışanlar ile yapılan söyleşiler ve konser görüntülerini de aralarına içeriyor.

Sita Blues Söylüyor: Hindistan ’ın Ramayana destanının kahramanı Hindu tanrıça Sita, sürgüne gönderilen kocası Rama ’yı takip ederken Sri Lankalı kötü niyetli bir kral tarafından kaçırılır. Yılın en çok ilgi gören animasyonlarından.

Franklyn: Günümüz Londra ’sı ile hayali gelecekteki, inanç ve dini fanatizmin hüküm sürdüğü tekdüze bir metropol olan Meanwhile City arasında geçen film aslında bu iki şehrin yakınlıklarını sorguluyor.

İnsan Hakları Hikayeleri: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ’nin 60. yılını kutlamak amacıyla Evrensel Bildirge ’nin altı temasından birinden yola çıkarak çekilmiş üç dakikalık 22 film.

Yakın Plan Kürtler: Yönetmen Yüksel Yavuz kendi Almanya ’ya göç hikâyesiyle Türkiye’deki güncel Kürt sorunu arasında bağlantı kuruyor. Tabuların ardında kalan siyasi gerçeklere bir adım daha yaklaşmak isteyenlere duyurulur. Dileğimiz istemeyenlere de duyrulabilmesi.

Public Enemy: Terrordome ’a Hoş Geldiniz: Hip-hop'un yüzünü değiştiren Public Enemy'ye dair bu belgesel Rage Against the Machine'den Mix Master Mike'a kayda değer birçok müzisyenden fikir alıyor.

Kır Düğünü: Festivalin Kuzey Işıkları bölümünden bu film Michel Gondry, Gus Van Sant ve Terrence Malick gibi isimlerle çalışmış Valdís Óskarsdóttir'in, ilk yönetmenlik denemesi. "İronisi yerli yerinde bir komedi."


Tokyo!: Bong Joon-Ho, Leos Carax ve Michel Gondry birer filmle Tokyo'da geçen üç 'modern insan' hikayesi anlatıyor.

Gökyüzü Savaşçıları: 2008 yılında Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan'a aday olan bu animasyon film Mori Hiroshi'nin romanından uyarlama. Beyaz perdede izleyeceğimiz için kendimizi şanslı saymamızı gerektiren 'Gökyüzü Savaşçıları' hiç büyümeyen ergen savaşçılar üstünden Japon gençliğinin şiddet problemini ortaya koyuyor.

Hayallerin Peşinde: Richard Yates'in romanından uyarlanan 'Hayallerin Peşinde' ne yaptıklarını pek bilmezlerken kendilerini 'herkes gibi' yaşar bulan ve bu durumu sorgulamaya başlayan Amerikalı bir çifti konu alıyor. Başrollerde oyunculuklarıyla filmi daha da güzelleştiren Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio.

İlahi Komedi: ABD'li komedyen Bill Maher 'İlahi Komedi'de dünyanın çeşitli yerlerindeki vatandaşlara sorular yönelterek insanların din anlayışını incelemeye girişiyor. Maher işin içinde olunca komik olmaması olasılık dışı gibi.

Nick ve Norah ’nın Bitmeyen Şarkıları: Önce 'Arrested Development'da ilgi çeken 'Superbad'de ise bir ikon haline gelen Michael Cera'nın (hala tanımadıysanız 'Juno'daki çocuk diyelim) başrolünde oynadığı bir ilk gençlik aşk hikayesi. Cera'nın kendisi yeter.

Teldeki Adam: 1974 yılında New York'un o sırada en yüksek binaları olan İkiz Tepeler'in arasına 411 metre yükseğe bir tel gerip üstünde yaklaşık bir saat dans eden Fransız genç Philippe Petit'nin belgeseli. Festivalin en ilginçlerinden.

The Burning Plain: 'Babel' ile hayal kırıklığına uğratan Guillermo Arriaga 'Paramparça Aşklar Köpekler' ve '21 Gram' gibi iyi filmlerin senaryolarından hala hayli kredi hak ediyor. Bu defa yönetmen koltuğuna oturan Arriaga Charlize Theron ve Kim Basinger'ın başrollerini paylaştığı filmini anne-kız ilişkisine odaklıyor.


Wendy&Lucy: Kelly Reichardt'ın yönettiği film Amerika'da ekonomik durumu zayıf insanların yaşamlarına bakıyor. Michelle Williams'ın Wendy performansı çok konuşuldu.










Synecdoche, New York:
'John Malkovich Olmak', 'Teryüz' ve 'Sil Baştan' gibi filmlerin senaristi Charlie Kaufman'ın bu ilk yönetmenlik denemesinde Hollywood'un ne yapsa izlenir oyuncuları da Kaufman'a eşlik ediyor. Philip Seymour Hoffman'dan Michelle Williams'a herkes sanat-hayat ilişkisini sorgulayan bu filmde.

Milyoner: 'Slumdog Millionaire' hakkında hala bir şey söylemeye gerek var mı tartışılır. 'Trainspotting'in yönetmeni Danny Boyle bu yıl bu filmle BAFTA'dan Altın Küre'ye bütün ödülleri topladı. !f'in en şanslı filmi olduğu çok net.

Semender: Arjantin yapımı 'Semender' diktatörlük sonrası Arjantin'i annesinin hapisten çıkmasıyla hayatı değişen bir çocuğun gözünden anlatıyor.

Divisionz: Kendilerini Yes! That ’s Us olarak adlandıran bir görsel kolektifin kendine özgü bakış açısıyla Uganda'nın başkenti Kampala.

Şampiyon: Aronofsky size inanılmaz bir hikaye vaad etmiyor. Ama büyük çoğunluğunu Mickey Rourke'un oluşturduğu açıklanamaz çekiciliği ile 'The Wrestler' yeni bir Rocky.

Başkaları Gibi Ol: İranlı-Amerikalı yönetmen Tanaz Eshaghian İran'da artık yasal olan cinsiyet değiştirme ameliyatına hazırlanan eşcinsel İranlı erkeklerle beraber onları dışlayan kültürü de dinlememizi sağlıyor.

10 Şubat 2009 Salı

bu arada neler oldu?

ben cankuş alemindeyken kültür-sanat alemleri boş durmadı. şimdi onlarla bi catch-up ediverelim de etmemiş olmayalım.

baftalar verildi. uzun uzun yazmıyorum üstünden çok zaman geçtiği için. buyrun liste:

















film: Slumdog Millionaire

ingiliz filmi: Man On Wire

erkek: Mickey Rourke - The Wrestler

kadın: Kate Winslet - The Reader

yardımcı erkek: Heath Ledger - The Dark Knight

yardımcı kadın: aslanım Penelope Cruz - Vicky Cristina Barcelona

yönetmen: Danny Boyle

animasyon: Wall-E

Pera Müzesi'nden iki yeni sergi



Pera Müzesi biri 'Mekteb-i Sultani'den Galatasaray Lisesi'ne Ressamlar 1868 - 1968' diğeri 'Kurosawa - Desenler' olmak üzere iki yeni serginin açılışını bugün yapıyor. Dün yapılan basın toplantısında Özalp Birol, Candan Erçetin ve Katsumi Suzuki sergiyi tanıttılar.

İSTANBUL - Pera Müzesi 26 Nisan'a kadar üçüncü katında sonradan Galatasaray Lisesi ismini alacak olan Mekteb-i Sultani'nin 1868 yılında kuruluşundan 1968 yılına kadar çıkarttığı ressamlar ve onları yetiştiren hocaların eserlerine yer veriyor. 28 sanatçının 57 eserine yer veren sergide Cihat Burak'dan Nejat Devrim'e Nurullah Berk'den Selim Turan'a Fikret Mualla'ya birçok değerli ismin eserleri görülebilir. Dün yapılan basın toplantısında konuşan Galatasaraylılar Derneği Başkanı Candan Erçetin 7000 Galatasaray eski öğrencisinin ikinci evi olarak bilinen Galatasaraylılar Derneği'nin 100. yıl etkinliklerinin kapanış görevini üstlenen sergide yer alan eserler için "Tarihine damgasını vuracak niteliktedir" dedi.
Erçetin, danışmanlığını Semra Germener, Gülsün Güvenli Deniz Artun, Seza Sinanlar ve Ömer Faruk Şerifoğlu'nun yaptığı serginin daha Sanayi-i Nefise Mektebi'nin (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) açılmadığı dönemde Mekteb-i Sultani'nin ve ardından Galatasaray Lisesi'nin resim eğitimine gösterdiği önemi vurguladığını belirtti. Sanat severleri Galatasaray Müzesi Koleksiyonu'na ait Şehzade Abdülmecid Efendi tarafından yapılan Sultan Abdülaziz portresiyle karşılayan sergide lisede resim hocalığı yapmış Halil Dikmen, Sami Yetik, François Claude Hayette ve Viçen Arslanyan gibi isimlerin de eserlerine yer verilecek.


Gelelim Kurosawa'ya:
Pera Müzesi bugün itibarıyla dördüncü ve beşinci katında dünyanın gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerinden Akira Kurosawa'nın desenlerine ev sahipliği yapıyor. Japon yönetmen Kurosawa'nın "detayları düşünebilmek için" çizdiğini söylediği desenleri aslında zamanında seyredip de etkilendiğimiz birçok filminin de storyboard'unu oluşturuyor. Yönetmenin Altın Palmiyeli 'Kagemusha', 1993 yapımı son Kurosawa filmi 'Madadayo' ve "özyaşamöyküsel değil içgüdüsel" dediği sekiz rüyadan oluşan 'Yume' gibi filmleri ile ölümü sebebiyle yalnızca senaryosunu yazabildiği 'Umi Wa Miteita''nin desenleri dördüncü katta görülebilir. Beşinci katta ise Kurosawa'nın defalarca Oscar'a aday olan filmleri arasında en iyi kostüm kategorisinde ödüle kavuşan Shakespeare'in 'Kral Lear'ını Samuray filmleriyle birleştiren 'Ran'a yer verilmiş.
Kurosawa 1980 yılında parasal sıkıntılar sebebiyle sahne tasarımını tasarladığı 'Kagemusha'yı çekemez ve yardımına ABDli ünlü yönetmenler Francis Ford Coppola ve George Kucas yetişir. Filmi çekmesi için Kurosawa'ya destek olan ve destek bulan iki yönetmenin Kurosawa'yla ilgili verdiği bir röportaj da sergi salonunda seyredilebilir.
Kurosawa'nın aklının içine girerek filmleri oradan seyretme olanağı sunan 'Kurosawa - Desenler' sergisi 26 Nisan'a kadar Pera Müzesi'nde görülebilir.


Hemen eşekliğimi de yapayım: candan erçetin böyle bi 'suda suret' takılıyo. gerçekse saygılarımı sunuyorum kendisine zira özalp birol'un konuşması sırasında bu role büründükten sonra söz kendisine gelince 'all smiles'dı. o anda pek de şeker göründü gözüme ne yalan söyliyim. (eminim tanısam bayılırım ama o zaten benim durumumda herkes için geçerli. o yüzden insanları uzaktan tanımayı tercih ediyorum ki salak olacağıma ukala oliyim) ancak puan kaybettiği yerleri de belirtmeyi geçemiycem: 'resim' ve 'hoca' kelimlerinin ilk hecelerini vurgulaması bana biraz 'rejans' çağrışımı yaptı. yapmadan duramazdı.

bu da sergiyi gezmekte olan 'dummy ben'















youknowyouloveme

6 Şubat 2009 Cuma

'Shut up!' Wufi konuşacak!


Çıkış şarkıları 'Shut Up'la anında dikkatleri çeken Wufi dinleyende 'mutluluk hapı' etkisi yapıyor. Elektronik pop'un nelere kadir olabileceğini görüp görürken dans etmek için kendileri yarın akşam Otto Santral'de.

İSTANBUL - Çıkış şarkıları 'Shut Up'la Wufi ilk görüşte aşk. Hem eğlenceliler, hem komik hem de son derece bilinçli. Daha şimdiden (bu üçüncü röportajları) kendilerinden değil müziklerinden bahsetmeyi seviyorlar. O yüzden de röportajın sonlarına doğru açılıyorlar. Ancak röportajın onları tanımaya adanmış ilk on dakikasını özetleyecek olursak: Grup Can Saban, Ali Rıza Şahenk ve Cem Özel'den oluşuyor. Yaş ortalaması 26.3. Can ve Cem ortaokulda beraber müzik dinlemiş, daha sonra yolları ayrılmış. Üniversitede yeniden birbirlerini bulmuşlar. 2006'da kurduğu the fat lab'e Can ve Cem'in kayda gelmesiyle Ali Rıza da gruba farkında bile olmadan katılmış. Hepsi küçüklüklerinden beri gerek müzik merakı gerek müzik eğitimi olsun hep bu işlerin insanlarıymış. Aralarında "çok anormal bi müzik zevki uyuşması" da varmış.

Bu durumda doğru olan da yedi ay kendilerini stüdyoya kapatmak olmuş. Önce akustik pop işler yapıyorlarmış ama zamanla albüm elektronik/dansa dönmüş. Çıkış şarkıları 'Shut Up' albümün en elektronik parçasıyken aniden en easy-listening parça haline gelivermiş. Ama 'Bi dakka bu albüm elektroniğe gidiyo, noluyo?' diyen çıkmamış. Zaten "İlerde bu tarz devam eder mi?" deyince Cem "Her zaman her şey olabilir" diyor.

Peki neler dinleyerek buraya gelmişler? Beatles Can ve Cem için vazgeçilmez. Cem britpop'tan psychedelic'e funk'a kadar her türlü müziği dinlemiş. Daha sonra Londra'da bir arkadaşı onu kulüplere götürmüş ve önyargılı olduğu dans müziğinden çok etkilenmiş. Dans müziğinin kendi dinlediği ve eğilimli olduğu enstrümantal müziklerden ne kadar beslendiğini görüp dans müziğinden daha çok hoşlanmış. Can'ın klasik müzik eğitimi bar. Ali Rıza evinde caz dinliyor ama diğerleri gibi o da müzik dinleyiciliğinde bir çok evreden geçmiş. Bunlardan biri de grunge. Bunun iyi tarafı albümde farklı müzik tarzlarını gerçekten havasına girerek dinlemiş üç kişinin deneyimlerini hissedebilmek. Yaptıkları her şey bilinçli.

Farklı bir şey yaptıkları çok açık. Onlardan bir tane daha varsa henüz tanımıyoruz. Peki onlar da farklı olduklarını düşünüyorlar mı? Ali Rıza anında "Düşünüyoruz" diyor. "Çok samimi olduğunu düşünüyoruz. 'Gerçekten bunu hissederek mi yaptık?' diye çok sorduk kayıtlar boyunca. 'Belki insanlar bunu isteyecek ama biz gerçekten bunu mu istiyoruz?' dedik. Samimi olmadığımız hiçbir şey de yapmadık" diye devam ediyor.

Cem devam ediyor: "Bu albümü yapmaya başlarken gördüğümüz hiçbir şey yoktu ortada. Biz sadece bu işi çok sevdiğimiz için girdik stüdyoya. Kapattık kendimizi ve ne yapmak istiyorsak onu yaptık. çünkü çok keyif aldık bu süreçten tamamen de keyfimize göre yaptık. Öte yandan şu anda çıkan sound bayağı dans ve elektronik bir sound olmasına rağmen biz djing altyapısından gelmiyoruz. Bu müzikte önde gelenler hep dj prodüktör isimler ama biz enstrüman çalıp pop şarkıları dinleyip çalmaktan çok keyif aldığımız için müziği yaparken de bu çok etkili oldu."

Can ise albümün toplam süresinin 36 dakika olmasına dikkat çekiyor ve "Aslen tek hitlik bir albüm omadığı ve hepsi çok yoğun hikayeleri yıllar öncesine dayanan parçalar olduğu için az ve öz oldu. Kişisel olarak farklı olduğuna inanıyorum. Biz bir zilin bir vuruşu yüzünden kavga ettik ben stüdyoyu terkettim."

Hiç duymadığımız bir parçanın bir dörtlüğünden bir loop alıp onu kesip biçerek bir parçanın içine yerleştirmişler. Ama o dörtlüğü aldıkları parça zamanında üzerine çok yoğun çalışılmış bir parça olunca eski parça çarçur olmuş ama yenisi 'canavar' gibi olmuş. Albümde de canavardan geçilmiyor.

Her şarkının onları teker teker çok iyi temsil ettiğini ama bir yandan da hepsinin başka bir yönlerini temsil ettiğini düşünüyorlar. Can "Keşke eskisi gibi tüm albümü dinletebilsek insanlara. Korsan bile olsa internette bile gezse tek bir şarkıya yoğunlaşacaklarına insanlar tüm albümü dinleyebilseler" diyor.

Bundan sonrası için hayalleri "sonsuz". Şu an için stüdyodaki mükemmeliyetçiliklerini sahneye taşımaya baş koymuşlar. (Ancak biz bu röportajı yaptığımızdan beri verdikleri konserlerde sahne performansları çok hızlı gelişti.) Uzun vadeli olarak ise önce Türkiye'de daha sonra yurtdışında müziklerini sevebilecek insanlara ulaşmak istiyorlar. Ali Rıza "Bu müziğin Türkiye'de sınırlı kalmamasını istiyoruz çünkü bu Türkiye ve yurtdışı meselesi değil. Bu müzik zaten çok uluslararası bir müzik. Çok farklı yerlerden tahmin etmeyeceğimiz yerlerden insanların çok sevebileceği çok ilham alabileceği bir albüm olduğunu düşünüyorum" diyor.

Can ise "Benim wufi'yle ilgili en büyük hayalim ve bu işin içinde olma nedenlerimden de biri dünyanın herhangi bir yerinde bir adam bizim myspace'imize baktığı zaman bizim İstanbullu olduğumuzu görmesi. Bizim merkezimizin her zaman istanbul olması ve İstanbul'dan da böyle adamlar çıkmış orada da konser veriyorlar, burada da konser veriyorlar desin istiyorum."

Cem "İstanbul bizim için çok önemli. Burada müzik piyasasını da hareketlendirmek bizi gururlandırır ve mutlu eder. Çünkü burada aslında çok yetenekli insanlar var ve müzik piyasasından biraz kısır olmasından dolayı çok fazla yüzeye çıkamıyorlar" diyor. Ali Rıza "Bizim bu işi bağımsız yollardan ortaya çıkarabilmiş olmamız belki bu insanlara örnek olur" diye umuyor.

Derken giderayak Can konuyu başka bir yere getiriyor: "Şu an Türkiye'de müzik piyasasına girmiş uluslararası müzik firmaları ya da Myspace gibi Mtv gibi kuruluşların farkına varması gereken şey şu: Türkiye'deki zaten çok büyük başarıları yakalamış grupları alıp insanın gözüne tekrar sokmaktan öte evinde müzik yapıp "Aman abi beni kim bulur ki?"leri hakikaten bulup "Hadi gel şu konserde dört parça da sen çal" demesi lazım. Ali Rıza devam ediyor: Myspace'in ortaya çıkış sebebi evinde müzik yapan insanların müziğini dünyaya dinletebilmesi. Bu aslında inanılmaz bir icat. Bu işin Türkiye ayağını kuruyorlarsa o zaman Türkiye'de evinde müzik yapan x birisini ve diğer x'leri sahneye çıkarması lazım. Cem son sözü söylüyor: "Albümü olmayan insanlar gelsin sahneye çıksın. Ahmet Abi'yi alsınlar evinden."

3 Şubat 2009 Salı

Charles Saatchi sunar: Ortadoğu sanatı


Charles Saatchi Londra'daki yeni sergisinde Çin'den sonra Orta Doğu'nun yeni sanatına yer veriyor. Tabii Saatchi ve Orta Doğu bileşince hararetli tartışma kaçınılmaz.

LONDRA - Saatchi besbelli çağdaş sanat dünyasını çalkalamaya bayılıyor. Royal Academy'deki 'Sensation!' sergisinden beri durum böyle. Şimdi de Londra'nın York Dükü'nün karargahında açtığı ve girişini de bedava yaptığı yeni galerisinde bu defa da İslam dünyasından gelecek tepkileri bekliyor anlaşılan. Zıplayan Müslüman eşcinsel erkek resimlerinden Tahranlı fahişelerin (fotoğraf) ve transeksüellerin karikatürize heykellerine kadar Orta Doğulu sanatçıların eserlerine yer verdiği 'Orta Doğu'da Yeni Sanat'ta şansını zorluyor.
Resim, heykel ve enstalasyonlardan oluşan sergide çoğu 20'li ve 30'lu yaşlarında Irak, İran, Mısır, Tunus, Lübnan, Suriye ve Cezayirli 19 sanatçının işine yer veriliyor. Yaklaşık 90 işin gösterildiği sergide enstalasyonlar, Batının yüksek teknolojiden bolca faydalanan işlerine pek benzemiyor.
Cezayir asıllı Fransız sanatçı Kader Attia'nın alüminyum folyoyla çarşafa soktuğu 240 kadın figüründen oluşan işi Tahranlı sanatçı Rokni Haerizadeh'in tipik bir İran cenazesi ve cenaze yemeğini kontrast olarak kullandığı epik tabloları ve Ahmed Alsoudani'nin çocukken kaçtığı Bağdat'taki intihar bombacılarını, günlük hayata yerleşen katliam ve yıkımı, Abu Ghraib ve Guantanamo'yu resmettiği eserleri serginin öne çıkanları.
Ancak Charles Saatchi, Çin'in yeni sanatını Londra'ya taşıdığı bir önceki sergisinde olduğu gibi yine eleştiri bombardımanına tutuldu. The Independent'tan Michael Glover serginin politik olarak taraflı olduğunu ima ederek İsrailli sanatçılara neden yer verilmediğini sorarken Telegraph'ın kültür sanat eleştirmeni Richard Dorment ise serginin kataloğundaki iyimserliğini kendinde barındırmadığını söyledi. "Katalogta Lisa Farjam havalı havalı Avrupa'nın Orta Doğu'yu politik baskı dini hoşgörüsüzlük ve terörle eşanlamlı olarak görmesinden Müslüman toplumların kültürünün zenginliğini ve çeşitliliğini anlamamızı engelleyen klişe bir durum olarak bahsediyor" diyor Dorment "Ancak bence sergiye katılan sanatçılar böyle düşünmüyor. Avrupalılar'ın uzaktan gördüğü zalimlik bu sanatçıların sanatlarını yapma ortamının ta kendisi ve tam da bu yüzden en iyilerinin büyük çoğunluğu kendi ülkelerindeki baskılardan kaçmak için şimdi New York ve Paris'te yaşıyor." (Times / The Independent / Telegraph)

gazeteciyim ama elalemin haberine link veriyorum, nolmuş?


mad men'in pete campbell'ının hastalarına: kendisi john patterson'a (the guardian) konuşmuş.

http://www.guardian.co.uk/culture/2009/feb/03/mad-men-vincent-kartheiser

(ya bi de bi şey dicem. aynı gazeteden adrien searle'ün tate yazısı çok iyi.)

2 Şubat 2009 Pazartesi

oscar'a bir adım daha



ödül sezonunun bitmesine az kaldı. sabrediverin. ama zaten önceki gün amerikalı yönetmenler birliği dediğimiz directors guild of america'nın, ödüle layık bulduğu şahısları sevindirmesiyle, oscar'a dair heyecanla beklenecek tek şey elbiseler ve kötü kabul konuşmaları oldu.
zira bu yönetmenler birliği ne biçim insansa, 60 yılda yalnızca altı defa oscar almicak filme en iyi yönetmen ödülü vermemişler. bi daha söyliyim mi? 60 tane ödül vermişler, bunlardan yalnızca altısı oscar almamış. (bu adamların en büyük ödülü yönetmen ödülü. zaten en iyi yönetmen de en iyi film demek olması lazım ama daha önceki postlardan birinde de yer verdiğim komplo teorilerimin arkasındayım: ne kadar çok ödül o kadar çok konuk o kadar çok elbise o kadar çok kamera)
neyse diycem şu ki bu büyük ödülü de 'slumdog millionaire' aldı. en iyi belgesel ödülünün sahibi ise oscarlar'da en iyi yabancı film kategorisinde yarışan 'waltz with bashir' oldu. 'slumdog millionaire' if'te göstrilicek. 'waltz with bashir' ise 'beşir'le vals' adıyla 6 şubat'ta gösterime giricek. (bi anda gazete diline geçivermek)
artık yapımcısı tarafından türkçeye çevrildiği için bundan sonra 'beşir'le vals' olarak anıcamız filmin yönetmeni ari folman'la röportaj yapmak için kolları sıvadım. şimdi shakespeare olsaydı kesin çok komik bi şey söylerdi ama ben bi türlü buraya gelmesi gereken doğru espiriyi toparlayamıyorum.

blogçulara 'ufak bir hatırlatma'

blogunuzla ilgili her fikir beyan edenin aklına uymayın. sonra oricinal renklerinizden olup kendinizi hastane duvarına yazan deliler gibi hissedebilirsiniz.

1 Şubat 2009 Pazar

not bad moz, not bad...


Yeni albümün çıkış şarkısı 'I'm Throwing My Arms Around Paris'in karton içi. (çorap izleri de ayrıca şahane)

illa sosyalleşicem diyosanız

bu da yeni pazar köşesi. ellerimle derledim. sürekli yenisini girmek yerine aynı postu update edip durucam. etkinlik label'ından takip edebilirsiniz (siz kimsiniz acaba aslında?)

santralistanbul
untitled
/ öğrenci sergisi: (bunlar böyle tadından yenmeyen öğrenciler) son hafta - galeri 1
'Huzursuz Bahar' / Michael Ruetz: son iki hafta - ana galeri kat 3
'68 Kuşağı: Almanya' / Erika Sulzer-Kleinemeier: son iki hafta - ana galeri kat 2

iş sanat
Yo-Yo Ma, Kathryn Stott: 4 Şubat Çarşamba 20.00

dostlar tiyatrosu
'Sivas '93': 7 Şubat Cumartesi 20.30 - 8 Şubat Pazar 15.00'te Muammer Karaca'da. Tel: 0212 252 59 35

dot
'Karatavuk': 4-7 Şubat arası 21.00'de Dot'ta.
'Tahammülsüzlük/Aşık Kadınlar/Mikado' (Vur/Yağmala/Yeniden): 5-7 Şubat arası 19.00 - 8 Şubat Pazar 11.00'de Bilsar'da. Tel: 0212 251 45 45

garajistanbul
'Güneşli Pazartesi': (Garajistanbulpro) 2 - 3 Şubat 20.30. Tel: 0212 244 44 99

istanbul modern
'Gölgeye Övgü': Gölge tiyatrosunun çağdaş sanata etkisini ortaya koyan sergi 6 Mayıs'a kadar.
'Safkan Yansımalar': Peter Müller Peter'in Endülüs atlarını zaman ve mekanları iç içe geçirerek yorumladığı fotoğraf sergisi 26 Nisan'a kadar. (o zamana kadar her hafta aynı şeylerimi yazıcam sayın stalker? bi akıl ver)

Osmanlı Bankası Müzesi
'Mal Canın Yongasıdır': David Kohen Koleksiyonundan Belgelerle Osmanlı İmparatorluğu’nda Sigortacılık 13 Mart'a kadar. (bi tek benim için mükemmel bi konu olmasa gerek)

Milli Reasürans
'Kuşaklararası Geçişler-10 Çağdaş İspanyol Fotoğrafçı': 27 Şubat'a kadar.

Galerist
İngiliz tasarımcı Ross Lovegrove'un koleksiyonu 28 Şubat'a kadar görülebilir. Lovegrove’un karbon lifi kullanarak tasarladığı 'Ridon' isimli motosikleti de dünyada ilk defa Galerist’te sergileniyor.

Hafriyat Karaköy
Farklı ülkelerden 10 kadın fotoğrafçı. 'Intimate Revolt' başlıklı sergi 6-28 Şubat arasında

İş Sanat Kibele
Mehmet Güleryüz'ün 'Retrospektif 1958-2008' başlıklı sergisi 28 Şubat'a kadar

X-İST
'Paralax': Ali Sime'nin fotoğraf sergisi 22 Ocak-15 Şubat arası.

YAMA
'Bezelyeler': Wolfgang Tillmans'ın 'bezelyeler' video yerleştirmesi 12 Şubat'a kadar The Marmara Pera'nın tepesindeki YAMA ekranında.


(bunları aynen 02aja dosyasından kopyaladım. ama maksatta birleşelim lütfen)

film gösterimleri
BEKSAV: Kazım Öz'ün solcu ve Kürt gençlik üzerinden 90'ların üniversite ortamını anlattığı yeni filmi 'Bahoz/Fırtına' 15 Şubat'a kadar 10.45, 13.30, 16.15, 19.00 seanslarında. Tel: 0216 349 91 55

Osmanlı Bankası Müzesi: Şehbal Şenyurt’un yönettiği 'Vatandaşlık Halleri' adlı belgesel 5 Şubat Perşembe saat 17.30 ve 19.00’da. Tel: 0212 334 22 70


söyleşi
Osmanlı Bankası Müzesi: Doç. Halil Nalçaoğlu’nun katılacağı 'Arşivselliğin Kapanışı: Toplumsal Hafıza ve Arşiv Olarak İnternet' başlıklı söyleşi 4 Şubat Çarşamba saat 18.30’da. Tel: 0212 334 99 00