sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2011 Salı

yarım olmayan gönderrr

(lafı ağzına tıkılmamış hali)

Morrissey ne yer, ne içer?

Pinter gibi açık sözlülüğüyle sevilen; siyaseten yanlışçılığın kalesi Morrissey son olarak 2009’da Coachella Festivali’nde et kokusu nedeniyle sahneden inmiş, inerken de “Umarım o pişirdiğiniz insan etidir” diyerek mensup olduğu hayvan cinsine olan sevgisini dile getirmişti. Belçika’da düzenlenen, at etinden yapılmış sosisleriyle ünlü Lokerse Feesten, Morrissey’in sahneye çıkacağı gün et satışını ve tüketimini durdurma kararı aldı. 10 günlük festivalin bir günü boyunca, festival çalışanları dahil hiç kimse et yemeyecek, yalnızca sağlıklı vejeteryan ürünler satılacak. Eğer “Morrissey ne yiyosa, bana da ondan verin” diyorsanız, şunları yiyeceksiniz: Haşlanmış bezelye, ıspanak ve havuç, kavrulmuş patates, ızgara kuşkonmaz, domates soslu makarna.

* “İnsanların sevmediği mevzuların yönetmeni” -kendi tanımı- John Waters’ın ise ne yediği hala meçhul ancak Minneapolis’in çağdaş sanat müzesi Walker Art Center’da, Waters’ın küratörlüğünü yaptığı ‘Absentee Landlord’ sergisi açıldı. Sergi müzenin arşivi ile Waters’ın kendi seçtiği işleri harmanlıyor. Bir bomba da sergileniyor, bir McDonalds’ın sular altında kaldığı Superflex videosu da... Waters müzenin otoparkında çarpışma sesleri yayını yapıyor; işleri anlatan ses kayıtlarında ise Waters kuşdili konuşuyor. John Waters müzeye girişi bedava, çıkışı paralı yapmak istemiş ama becerememiş.

* Albert Maysles geçtiğimiz hafta Sheffield Belgesel Festivali’nde hayat boyu başarı ödülünü alırken, “Bu kadar savaş filmi yeter, iyi insanlarla ilgili iyi filmler yapmalıyız” dedi. Ama kötü insanlarla / durumlarla ilgili komik filmler yapmanın kafa açıcı rolü yadsınamaz. Biraz büyük bir iddia olsa da, kendi zamanının ‘Büyük Diktatör’ü olmaya çalışan film ‘The Dictator’den ilk kare Internetlere düştü: Kaddafi’nin kıyafetleri içindeki Saddam’ı canlandıran bir Sacha Baron Cohen.

* ‘Gerilla Ören Bayanlar’, ilk ‘Dünya Örgü Bombalaması Günü’nü kutladılar. Hedefler gerek bir otobüs, gerek bir su deposu, gerekse Philadelphia Sanat Müzesi’nin önündeki Rocky heykeli oldu.





5 Nisan 2011 Salı

Sanatçının bir aktivist olarak portresi


Bir gün Ai Weiwei tutuklanır, ertesi gün Juliano Mer-Khamis öldürülür, bir yandan da Madonna medeniyet taşımacılığında sınıfta kalır. Ortamımız bu.

Çin polisi en nihayetinde ülkenin en muhalif sanatçısı Ai Weiwei’i susturmanın bir yolunu buldu. Sanırım bir anda fark ettiler ki, orası zaten Çin, onlar da zaten on yıllardır insan ezen bir yönetimin bekçileri; eh bu durumda sebep göstermeye gerek yok, bulduğun yerde tutarsın kolundan, bir daha da kimse haber alamaz.

Pekin Olimpiyat Stadyumu’nun tasarımcılarından Ai Weiwei’nin bugünkü muhalif tavrında, olimpiyat zamanından beri bir değişiklik yok. O zaman da, modern teknolojinin son numaralarını da kullanarak insanların hayatını cehenneme çeviren ‘polis devletini’ eleştiriyor, Pekin’de olimpiyat ruhu yerine savaş alanı hissinin hakim olduğunu söylüyordu.

Polisin aniden Ai Weiwei ve ismini bilmediğimiz 23 kişiyi tutuklamasının sebebi, koskoca internetin bir sayfasında Yasemin Devrimi’nin Çin’e sıçrama ihtimaliden söz edilmesi. Çin’de halkın hiç devrim yapacak gibi bir hali yokken üstelik.

Dünya Ai Weiwei’nin, Çin’in ortadan kaldırdığı bir düzine insanın arasına karışmasını konuşurken, Batı Şeria’dan, İsrail asıllı Filistinli oyuncu, yönetmen ve aktivist Juliano Mer-Khamis’in Jenin mülteci kampında maskeli adamlar tarafından öldürüldüğü haberi geldi.

Festival filmlerinden ‘Miral’de de rol alan Mer-Khamis de uzun süredir, Jenin’deki çalışmaları yüzünden hem İsrail hem Filistin vatandaşlarıyla başı dertteydi. 2006 yılında El Aksa Şehitleri Tugayı’nın da desteğiyle kurduğu Özgürlük Tiyatrosu’nda Filistinli çocuklara “özgürlükçü fikirler aşıladığı için” İsrail tarafından vatan haini ilan edilen Khamis, tiyatroda karma eğitim verdiği için de Filistinliler’den tepki görüyordu.

Mer-Khamis üçüncü intifadanın kültürel olması gerektiğini savunuyor, bu nedenle kamptaki çocuklarla sanat projeleri gerçekleştiriyordu.

Bir de Madonna meselesi var; şimdi bu kadın da nereden çıktı diyeceksiniz. O da kendince dünyanın bir yerlerinde bir takım iyiliklere imza atmaya çalışıyor ama olmuyor, olamıyor.

Madonna Malawi’den, kavga dövüş iki kız çocuğu aldıktan sonra, bu ülkeye Batı medeniyetinin gitmesi gerektiğine karar verip, bir kız okulu açma çalışmalarına başlamıştı. Bu proje için kendi yardım kuruluşundan 15 milyon dolar’lık bir bütçe ayırmıştı. (Projenin başına spor hocasının kocasını geçirdiğini de söylemeden geçemeyeceğim.) Okulun kurulacağı köyün halkı, bu uğurda evlerinden olmuşlar ama seneler boyunca inşaata başlanmamıştı. En sonunda işin içine FBI girdi ve projeden sorumlu kişilerin paralarla lüks içinde yaşadığı, üstelik 3.8 milyon dolar’lık harcamayla ilgili hiçbir açıklama yapılamadığı ortaya çıktı. Zaten genellikle mevcut düzensizliği beslemekten başka bir işe yaramayan bir diğer projenin durdurulmasıyla, olan yine köy halkına oldu.

Ai Weiwei ve Juliano Mer-Khamis hiçbir zaman şirket gibi davranmadılar, sanatlarını halkla iletişim halinde yaptılar. Madonna’nın da bir parçası olduğu, ‘Bono ekolü’ aktivist ünlülerden farkları, muhattaplarının halkın kendisi oluşu, hareketi oradan başlatmak istemeleri ve siyaset adamlarıyla el sıkışmamalarıydı.

4 Ocak 2011 Salı

bilgi üniversitesi ve yeni muhafazakarlık


Tempo’da ve 1 Ocak’ta Radikal’de Cüneyt Özdemir’in köşesinde çıkan yazılarından sonra, Bilgi Üniversitesi VCD, POV ve FTV bölümlerinin kapılarına kilit vuruldu, hocaların bilgi.edu.tr uzantılı email adresleri kapatıldı, bölümdeki bilgisayarların hard diskleri söküldü, hocalara ve öğrencilere ‘Pazartesi günü okula gelmenize gerek yoktur’ dendi. Rektörlük “Bir öğretim üyesi ve iki öğretim görevlisinin üniversitemizle ilişkileri kesilmiştir” açıklaması yaptı.
Sebep: Fotoğraf ve Video Bölümü’nden bir öğrencinin, bitirme projesi olarak porno film çektiğinin duyulması. Konuyu mağdurların ağzından dinlemek için takip edilecek blog http://bilgileaks.tumblr.com/

memlekette özgürlükçülüğün, 'birileri sizin özgür olduğunuza uyanana kadar' olduğunu biliyoruz.

9 Aralık 2010 Perşembe

natalie portman'dan tilda swinton'a...

new york times magazine, hollywood issue için, 14 oyuncuyu oynatmış. solve sundsbo yönetmiş müzikleri owen pallettt yapmış. kendi kendiyle sevişenler, ortalığa ateş açanlar, tabak kıranlar, ağlayanlar... natalie portman'dan, tilda swinton'a bi sürü insan.
burda

berlinale'yi coenler açıyo


isabella rossellini'nin bu yıl berlinale'nin jüri başkanlığını üstleneceğini yazmıştım sonra kadına bi sürü saydırdığım ama sonra da, hakettiğinden emin olamadığım için, yazıyı gönderrrrrmemiştim. o zamandan bu zamana düşündüm, ben bu isabella rossellini'yi sevicem. (aşağıda, rossellini'nin 'green porno'larından 'arı' var.)


neyse, 10 - 20 şubat tarihleri arasında gerçekleşicek festivalin açılışını, coenler'in (ya bu apostrophe işi iyice karıştı. nası yapıyoduk?) 'true grit'i yapıcakmış. filmin ismi tanıdık mı geloor? hep aynı şeyleri söylüyo gibi hissediyorum ama hep aynı şeyler oluyo: 'true grit' john wayne'in 1969 yapımı filminin yeniden çevrimi. aynen mattie'nin, babasının katilini arayışını anlatıyo. başrollerde jeff bridges, matt damon ve josh brolin var. film yarışma dışı gösterilicekmiş.

bu arada, berlinale'de foto muhabir olmak isteyen 20 - 25 yaş arası fotoğrafçılar, şu adrese başvurabiliyolar.

8 Aralık 2010 Çarşamba

çekilmemesi gereken filmler, verilmese de olacak ödüller

başlığın colin firth'le ve 'the king's speech'le hiçbi alakası yok. onun haberi en aşağıda.

George Lucas’a bugünkü Hollywood yıldızlarının çekiciliği yetmemiş. Zaten anlaşılan, onlara pek inancı da yokmuş. Bilgisayar efektlerine olan takıntısıyla, 2000’ler sonrası ortaya tuhaf Star Wars filmleri çıkaran George Lucas, şimdi de bu teknoloji ile, ölü Hollywood yıldızlarını canlandıracakmış. 1994 yılında George Lucas’la, hayli başarısız ‘Radioland Murders’ isimli filmde beraber çalışan Mel Smith’in Daily Mail’e verdiği röportaja göre, Lucas, mesela Renée Zellweger ve Bette Davis’i ya da Orson Welles’i aynı sahnede oyanatabilecek. Olay, eski bir oyuncunun gençliğindeki yüzünü alıp bilgisayarla genç bir bedene yerleştirmek. Bu daha önce uygulanmamış bir teknik değil, son örneğini ‘Tron: Legacy’ filminde genç Jeff Bridges ve yaşlı Jeff Bridges ile görmek mümkün olacak. Ancak esas soru: Ne gereği var? John Lennon'ın ölmeden üç gün önce söylediği gibi "Yalnızca ölü kahramanlarla ilgileniyorlar" (gerçi o eleştirmenler için söylemiş bunu ama bence burdaki anlayış da aynı). Bu arada Lucas cephesinden bir haber de, Indiana Jones filmlerinin 2012 yılından itibaren üç boyutlu olarak yeniden gösterime gireceği. Adam koymuş kafaya bir kere.

Son derece lüzumsuz filmi ‘Slumdog Millionaire’ ile bir sürü ödülü toplayan Danny Boyle da, devam filmi işine giriyomuş. Hem de neyin devamını çekiyo dersiniz? Evet korktuğunuz başınıza geliyor: Trainspotting. Irvine Welsh’in Trainspotting karakterlerinin orta yaş krizini anlatan kitabı ‘Porno’dan uyarlama. Bir de Boyle, romana bir sürü laf etmiş. Vay efendim, o kadar güzel değilmiş tabii de, işte naapsınlar ikinci kitap buymuş falan. Çekme arkadaşım, o zaman! Bu arada Danny Boyle ve Ewan McGregor kesinlikle konuşmuyorlarmış. Hem o yüzden, hem de zaten yeterince yaşlı olmadığı için, kendisini filmde göremiyciiz. (bu yazıyı gazeteye yazmayacağımı anladıktan sonra, aynen imla hatalı blog stayla geri dönüyorum)

Eğer Turner ödülünü kim kazandı diye merak etmiyosanız: Yanız diilsiniz.

Bu haberi yazmak için geç kaldım zira rızkıma koşuyorum bu aralar. 13. british independent film awards'ta, 'the king's speech' bi sürü ödül aldı (colinciğim'e elbette ki en iyi erkek oyuncu ödülünü verdiler), carey mulligan yine en iyi kadın oyuncu ödülünün sahibi oldu (geçen yıl da 'an education'daki rolüyle aynı ödüle layık görülmüştü). bu noktada, ödül haberi yazarken kullanılabilen tüm yüklemleri bir cümlede harcadığım (ve burası benim blogum olduğu) için, haberin gerisini liste halinde yazıyorum:

en iyi yönetmen - o kadar da çok beğenilmeyen 'monsters'ın yönetmeni gareth edwards (monsters, edwards'ın ilk filmi) (aman bu bilgileri de veriyim, gerçek hayatta belki yolda çevirir sorarlar) (bu bilgiyi de özellikle george lucas için yazıyorum: 500 bin dolara bilim kurgu çekmiş adam, nabeer?)

en iyi ilk film - clio barnard'ın 'the arbor'ı.

cate blanchett, 'the hobbit'te galadriel'i canlandırıcakmış. şu elfler konusunda daha yaratıcı olsalar diyorum. ayrıca, cate blanchett'in giderek meryl streepleşmesinden de korkuyorum. avustralya'ya dönsün, hazır çok uzaklaşmamışken, kocasıyla tiyatro yapsın, timsah beslesin ne biliyim.

hadi ben kalkiyim yavaş yavaş.

1 Aralık 2010 Çarşamba

the blog is back, bitches

hayvanın evladı afedersin

johnny depp sanki 'pirates of the caribbean'ın dördüncü filminde oynamıyomuş gibi, vermiş veriştirmiş disney'e. biraz abarttım ama olay şöyle olmuş: depp "disney'in eski yönetim kurulu başkanı mark eisner'in, jack sparrow'u canlandırma biçiminden nefret ettiğini" söylemiş. eisner, "bu herif sarhoş mu nedir, bu nası rol yapmak? filmi mahvedicek" gibi açıklamalarda bulunmuş. depp'in boşboğazlığının üstüne disney, tabii ki hemen bi açıklama yaparak, "ay yok öyle bi şey. bizce o rol daha mükemmel yorumlanamazdı" demiş. dördüncü pirates filmi 'on stranger tides' önümüzdeki yıl bi ara gösterime giricek.

bu arada konu jack sparrow olunca, aklıma geldi: keith richards'ın, bana bi süredir pek inandırıcı gelmemeye başladığını söylemek zorundayım (aslında hiçbi şey söylemek zorunda diilim ama söylemeden duramıyorum). konunun nası keith richards'a geldiğini anlamadıysanız: johnny depp sparrow karakteri yorumunu, keith richards'a dayandırmıştı.

clash'in 'london calling' albümü film oluyo. paul simonon ve mick jones'un yapımcılığında, jez butterworth'ün senaryosunu yazacağı film, albümün ortaya çıkış sürecini anlatıcak. uk film council'ın katkılarıyla. öperler.

ondan sonraaaaa

hollywood ve sanat fonlarının kesilmesi takıntısı aynen devam ediyo. etmiycek gibi diil, hayattan soğuttular be! ingiltere'de sanat fonları yüzde 30 oranında kesilirken, tate modern 45 milyon sterlinlik bi renovasyondan geçeceğini açıklamış. müze direktörü penelope curtis "28.5 milyon sterlinimiz cebimizde. gerisini de bulucaz" demiş. sonra da eklemiş "para bulmak sandığınız kadar zor bi şey diil." evet aynen böyle demiş. tracey emin'e "british petroleum sağolsun" diye bi neon tabela yaptırsanıza.

bbc gönderrrrr haberlerini okudunuz. bbc, şu petrolden bana da para ver lan, allahsız.

30 Kasım 2010 Salı

abilerim ablalarım

!f istanbul, bu yıl onuncu yaşını kutluyor. bu vesileyle, festivalde seyredip de, en bayıldığınız beş filmi şu linkten seçiyosunuz. sonra o filmler, belki bi daha oynuyolar, kim bilir.

30 kasım 2010 gönderrrrr yazısı


‘Buffy’, Joss Whedon’suz

Vakt-i zamanında Cnbc-e dizisi olarak tanıştığımız ‘Buffy the Vampire Slayer’, film oluyor. Ama bir Buffy severseniz, hemen heyecanlanmayın. Zira, bu da, ‘yeniden çevrim’lerden, ‘yeniden uyarlamalar’dan ve ‘devam filmleri’nden bıkmak bilmeyen, hiçbir şeyi olduğu gibi bırakmayan Hollywood’un bir oyunu. Dizinin yaratıcısı Joss Whedon, beklentisi yüksek seyirci için, vampirlerin artık demode bir alegoriden ibaret olduğunun son derece farkında olduğu için projede, tabii ki, yok. Yani, filmin yapımcıları Kazui kardeşlerden, Whedon’ın yarattığı ‘modern Dulle Griet’i beklemenin bir anlamı da yok. Tek umut, projede, Christopher Nolan’in ‘Batman’lerinin yapımcılarından Charles Roven’ın da adının geçmesi.

On senedir Harry Potter filmlerinin ekmeğini yediği için, son Harry Potter filminin ilk yarısının da gösterime girmesiyle beraber, ne yapacağını bilemeyen İngiltere’de ise, UK Film Council, muhafazakarlara son bir ‘tokat’ atmanın peşinde. Korkunç kadın Margaret Thatcher’ın hayatını anlatan ‘The Iron Lady’, gayet yanlı, gayet ‘sol kanat’ olacakmış. Hollywood’un Süleyman Demirel’i Meryl Streep’in, Thatcher’ı canlandıracağı film daha ziyade, Thatcher’ın kariyeriyle ilgili pişmanlıklarına ve kişilik bölünmesinden çektiği zamanlara odaklanacakmış.

Pink Floyd, son albümünü 1994 yılında yayımlamış olmasına rağmen, gündemden asla düşmüyor. Temmuz ayında Roger Waters ve David Gilmour, yıllardan sonra ilk defa beraber sahneye çıkmış ardından da, Waters, turnesinin bazı ayaklarında David Gilmour’un ona eşlik edeceğini açıklamıştı. Son haber ise grubun (2008 yılında ölen Rick Wright hariç tabii) diğer bir yardım gecesi için bir araya geleceğiydi. Ancak bu gecenin, İngiltere’nin sosyetik teyzesi Jemima Khan’ın evinde düzenleneceğini öğrenen Nick Mason, “Şarkılarımızı, bir grup takım elbiseye çalıp da, varlığımızla, bu küçük yardım etkinliğini büyük bir hadiseye çevirmek istemiyoruz” demiş. Jemima Khan ise, Twitter’da haberi yalanlamış.

Bunun dışında, geçtiğimiz yılbaşı konuşmasında Hollanda Kraliçesi Beatrix’in “Sosyal medya insanları birbirinden uzaklaştırıyor” beyanına çok alınan bir Hollandalı, yanına yalnızca iPhone’unu alarak Leiden’den, Kudüs’e kadar sürecek bir yürüyüşe başlamış. Şu sıralar Fransa’da üzüm yiyor, şarap içiyor (Hıristiyan’ın hacı hayatı). Kendisini @TwalkWithMe’den ve www.twalkwithme.eu adresinden takip edebilir, bu adresten ona yardımda bulunabilirsiniz.

Bu haberimiz de ‘geek’ler için geliyorrrrr: Naughty Dog’un şahane oyunu ‘Uncharted: Drake’s Fortune’ film oluyor. Nathan Drake’i Mark Wahlberg canlandıracakmış. David O’Russell’ın yöneteceği filmde Robert De Niro ve Joe Pesci’nin de oyuncular arasında yer alacağı konuşuluyor.

Sokak Sanatı hepimizi kurtaracak

Ama hala uyanamadık. Yunanistan, Arjantin, İrlanda ve İsrail, sonuncusununki yalnızca ahlaken olsa da, en nihayetinde ciddi krizler yaşayan üç ülke. Son yıllarda en çok konuşulan sanatları sokakta, duvarlarda. Godard, Bir+Bir’de çevirisi yayımlanan bir röportajında (Ekim 2010) “Beterin vuku bulmasına izin vermek daha doğru” diyordu, “Çünkü bir an gelir, düşünmeye sevk eder”. Fotoğraf, İrlandalı müzisyen Damien Dempsey ve graffitici Maser’ın işbirliğinden ortaya çıkma bir graffiti.

28 Kasım 2010 Pazar

23 kasım 2010'un gönderrrrr'i


ünlü olmanın yolu artık amazon'dan geçiyor
Dikkat dikkat, Cankuşlar* diyarı İzmir’den sesleniyorum. Burada İzmirliler, iPhone’larının kılıflarına bile Atatürk’ün imzasını yapıştırmışlar; İzmir Çağdaş Sanat Trienali ise, insanı daha ziyade Tophane’de bir galeride gibi hissettiriyor. Ancak sergi alanından (eski Tütün Deposu) Kordon’a çıkıldığında ise akılda bir tek, bir yıkıntıdan başka hiçbir şey olmayan 4B katı kalıyor.
Gelelim haberrrrrlere: Sanattan desteğini çekme hastalığı Hollanda’ya da bulaşmış. Hükümet, önümüzdeki beş yıl içinde, sanat fonlarından 200 milyon euro’luk kesinti yapacağını açıklamış. Sinema, tiyatro ve konser biletlerine uygulanan vergi yüzde 6 – 19 oranında artacakmış. Yine ne varsa internette var. amazon.com, senaristlerin senaryolarını, amatör yönetmenlerin filmlerinden parçalar yükleyebilecekleri, Amazon Studios diye bir web sitesi kuruyormuş. Her ay, seçilen iki senaryoya 20’şer bin dolar, bir filme ise 100 bin dolar verilecekmiş. Yani, Myspace’ten ünlü olma devri her an, Amazon Studios’tan ünlü olma devrine doğru evrilebilir.

Yaratıcı yazarlık okulu
‘Futbol Ateşi’, ‘İyi de Nasıl?’, ‘Bir Erkek Hakkında’ ve ‘Ölümüne Sadakat’ gibi, film olup duran kitapların, yazarı Nick Hornby de mesela, Londra’da çocuklar için, Ministry of Stories adında bir yaratıcı yazarlık okulu kurmuş.
*Cankuş: İzmirli ‘delikanlıların’ birbirlerine sesleniş biçimi.

Çocuk sarkıtılır, sapık email atılır
Balkondan çocuk sarkıtan bir adamın, mükemmel müzik yapabileceğini biliyorduk. Örneklere bir yenisi daha eklendi: Kanye West, hayranlarına, cinsel organının fotoğrafını email attıktan birkaç hafta sonra, hiç o değilmiş gibi, ‘My Beautiful Dark Twisted Fantasy’ diye gayetle süper bir albüm çıkardı.
Hollywood çizgi roman uyarlaması yapmıyorsa, yabancı filmlerin Hollywood versiyonlarını çekiyor. Onu da yapamıyorsa, kült filmlerin yeniden çekimlerini piyasaya sürüyor. Bu defa da kurban, ‘The Great Gatsby’. Önce Broadway’de, sekiz saat boyunca F. Scott Fitzgerald’ın romanının baştan sona okunduğu bir performansa Amerikalılarca akın edildi. Şimdi de Baz Luhrman, Leonardo di Caprio ve Carey Mulligan’ın, Gatsby ve Daisy’yi canlandıracakları bir versiyonunu çekiyormuş.

Tünelde prömiyer
Önce binaları satın alıp, sonra aynı binaların duvarına graffiti yaparak binaların değerini artıran, sonra da o binaları, aldığının yirmi katına satarak, yolunu bulmuş olan İngiliz sanatçı Banksy, ‘Exit Through the Gift Shop’ isimli bir belgesel çekmişti. Belgeselin prömiyeri, bir graffiticiye yakışır biçimde Londra’da bir tünelde gerçekleştirilmişti. Ardından 2010 yılı boyunca, film, Sundance ve Berlin gibi büyük festivallerde gösterildi. Son haber ise Oscar’lardan geldi. ‘Exit Through the Gift Shop’ En İyi Belgesel dalında Oscar aday adayıymış. Akademiyi azıcık tanıdıysak, o işin orada kalmayacağını biliyor gibiyiz.

15 Kasım 2010 Pazartesi

damon'a bi su verin / ingilizce açıklamalı ingilizce film

yarının yazısı. ama düzeltilmemiş hali.


Damon'a bi su verin Haftada bir yazınca, biraz içi geçik haberler yapmak mecburi olabiliyormuş. Eğer bu durumdan hoşlanmıyorsanız, o zaman –sizi çok sevicem, o ayrı- sizi blog’a alayım. (sanki bloga çok entry yapıyomuşum gibi bi de böyle bi not düştüm.)

Damon Albarn, Red Hot Chili Peppers basçısı Flea ve Fela Kuti’nin efsane davulcusu, ekim ayında Jimi Tenor'la Salon'da seyrettiğimiz Tony Allen yeni bir grup kurduklarını geçen yıl açıklamışlardı. Albümün dörtte üçünü tamamlamışlar. Bu arada yeni The Good the Bad and the Queen albümü üstünde de çalışıyorlarmış. Ancak önce Gorillaz’la turnedeyken kaydettikleri bir albümü yayınlayacaklarmış. Damon, enteresan bi biçimde ABD’nin şu anki durumundan memnun olduğuna dair (talihsiz) beyanlarda bulunmuş. Yeni albüm “ABD’ye aşk mektubum” demiş. Sakin olmaya çalışıyorum, sakin olmaya çalışıyorum. Fazla çalışmaktan hararet yapmış olabilir misin Damon? Damon, o kadar otomatiğe bağlamış ki, ben bu yazıyı yazdıktan on saniye sonra, "Yeni albümümü iPad'de kaydettim. İlk gördüğüm andan beri aşığım iPad'e" diye, yine çok lüzumsuz bi açıklama geldi. Sonunda Erol Büyükburç'a bağlayacak diye ödüm kopuyor, hadi bakalım.


Fela Kuti’nin biyografisi ‘Fela: This Bitch Of A Life’ın yazarı Carlos Moore, Broadway’de ortalığı sallamakta olan ‘Fela!’ müzikalinin yapımcılarına dava açmış. Sebep: tabii ki ödenmemiş telif hakları. Aman, ne halleri varsa görsünler. Müzikalde, Fela Kuti'nin, değil homofobik oluşuna, AIDS'ten öldüğüne bile değinmemişler. Müzikali yapıldı diye veya çok iyi müzisyendi diye, mükemmel bir insan mı olması gerekiyormuş, anlaşılamadı. Neyse ki, Londra olaya el koymuş. Bu ayın sonunda, 'Fela!'nın daha gerçekçi bir versiyonu West End'de başlayacakmış.


İngilizce filmi İngilizce açıklamayla seyretmek

O değil de, güzel Evrupa ülkemiz Fğansa'da, kadın ve islam düşmanı ("Müslümanlık dünyanın en aptal dini") Michel Houellebecq’e, pek prestijli edebiyat ödülü Prix Goncourt’u vermişler. Fğansızlar, bi şey mi söylemeye çalışıyorlar, ben mi anlamıyorum?

Ama söylemek var, söylemek var. Hemen en büyük İngiliz, Christopher Morris'ten bir örnekle gelmek gerekirse: 'Jam' ve 'Nathan Barley' gibi, mükemmel tv programlarının yaratıcılarından Morris'in, ilk uzun metraj filmi 'Four Lions', İngiltere'de yaşayan dört 'terörist özentisinin' komedisi. Bildiğiniz 'The Party' stayla sakarlıkları ve salaklıkları yüzünden, "kendi suratlarını yumruklamadan, kibrit bile çakamayan" adamlar. Şimdi bu filmin, siyaseten doğruculukları yüzünden, bütün dünyayı bi sıkıcılık dalgasında boğmaya çalışan ABD'de gösterime girdiğini düşünün (ohh genelledikçe genelliyorum, nası da iyi geliyo). Neyse ki yalnızca Murdoch gazeteleri (Wall Street Journal ve The New York Post) "komik mi şimdi bu yani? çok ciddi bi mesele bu bi kere? niye kedi çiziyosunuz?" demiş. Ama filmi beğense de, en inanılmaz yorum E! Online'dan gelmiş:

“Pakistanlı tonlamasıyla, işçi sınıfı İngiliz aksanına, Arapça, Urduca ve İngilizce argoyu ekleyin; durum tabii ki diyalogların zor anlaşılmasına sebep olabiliyor. İngilizce altyazılı DVD’den seyretmek kaçınılmaz. Hatta, Mike Leigh filmlerini anlamakta zorlananlar için, açıklamalı versiyonunu seyretmek daha uygun olabilir." keh heh heh

Bu arada şunu yazmadan geçemeyeceğim: Uganda'nın cumhurbaşkanı Museveni'nin şubat ayında düzenlenecek seçimler için kampanyası çok net: rap yapmak. 20 yıl ile Doğu Afrika'nın en uzun süre görev yapan lideri olan Museveni, çıkıp bayağı bildiğiniz rap yapıyormuş sahnede. 'U Want Another Rap' denen şarkısı kulüplerde falan çalıyormuş. Bu arada adam 65 yaşında.

3 Kasım 2010 Çarşamba

bir diğer 'bu amerikalılar' haberi

bi süre gözüme gözükme (dur, önce bi iyice bakiyim sana)

kaç tane habere, 'bu amerikalılar' diye başlamışımdır, kimbilir? hatta gazetede haberlere 'bu amerikalılar' diye başlayabilsem (öyle bi gazete hayal ediyorum, doğuş holding, sesim geliyo mu?), neyse bi şeyler olurdu, uzatmiyim.
leonardo di caprio'nun hastasıyım. başımı döndürüoor kendisi. (böyle erotik şeyler yazmaya devam edersem, her an hürriyet bana bi köşe verebilir). ama şu son hareket? bu çocuğun bi tane yapım şirketi var, ismi appian way. bunlar, amerika'nın ilk seri katili olan bi doktorun biyografisinin haklarını satın almışlar. leonardo katili oyniycakmış, bu hikayeyi de kimseye kaptırmak istemiyolarmış.
buraya kadar, iyi güzel, hala seri katil idolleştirmekten bıkmadıysanız (lütfen george orwell'in bu konuda söylediklerini bi yerden bulup okuyun). leonardo'nun ortağı jennifer killoran, eric larsson'ın kitabı için şöyle demiş: "truly a one-of-its-kind american story about our nation's first serial killer." (yani: "milletimizin ilk seri katiliyle ilgili türünün tek örneği, tamm bir amerikan hikayesi."
resmen seri katiller üstünden, kendini tanımlayabilen bi milletten bahsediyoruz. milletimizin ilk seri katili ne demek be? sanki savaş kahramanından bahsediyo.

haydi bakalım


v&a dundee müze binasını yapıcak ekip belli olmuş. japon mimar kengo kuma (ve işte kimle çalışıyosa, onlar). 45 milyon sterlinlik müzenin 2014 yılında tamamlanması bekleniyo. adaylar arasından belirlenen short-listi şurda görebilirsiniz.

önce binaları satın alıp ondan sonra aynı binaların duvarına graffiti yaparak binaların değerini artırıp sonra da, aldığının yirmi katına satarak yolunu bulmuş olan ingiliz graffiti (ya ne olacağıdı?) sanatçısı banksy, hayatımda ilk defa duyduğum pek prestijli bi ödülün sahibi olmuş. kendisinin de, iki hafta öncesine kadar, belgesel yönetmenlerine verilen, grierson trust ödülü diye bi şeyden haberi yokmuş. kimliğini gizlediği için ödül törenine yalnızca sesiyle katılan banksy'nin, 'en eğlenceli belgesel' ödülünü almasının sebebi bu yıl berinale'de, yarışma dışı gösterilen 'exit through the gift shop'ın yönetmeni olması. banksy, ödülü alır almaz şu aşağıdaki hale getirmiş:

grierson trust ödülü, iskoç belgeselci john grierson anısına veriliyomuş

en iyi tarih belgeseli ödülüne, julien temple'ın 'requiem for detroit'i layık görülmüş. matt whitecross'un yönettiği 'moving to mars' da güncel mevzulara değinen en iyi belgesel ödülünü almış. 'moving to mars' birleşik krallık'ta yaşayan göçmenlerin hayatını konu alıyomuş. bana bu ödül biraz kıllandırıcı geldi. birincisi: banksy'ye ödül vermesinden. ikincisi: bbc'nin, güncel belgeselin konusunu, böyle baştan savma yazmış olmasından (bbc bile olsa, bi bildikleri vardır diye düşünüyorum?) üçüncüsü: daha önce hiç duymadığımdan? neyse geçiyoruz.

lichtenstein'in 'ohhh... alright...'ı 40 milyon dolar'dan satışa çıkıyo, mesela

dünyanın en karlı işi sanat satın almak olunca, habire de müzayede haberi gelip duruyo tabii. geçen yıl düşük fiyata (kriz fiyatına yani) gitmesin diye müzayedeye çıkarılmayan ne kadar eser varsa, hepsi bu hafta new york'ta satışa çıkıyo. önümüzdeki günlerde sotheby's ve christie's'de gerçekleşicek açık arıtrmalarda 1 milyar dolarlık satış yapılabilir. bu müzayedelerin detaylarını merak ediyosanız, bu blogta bulamiycaksınız. çok sinir bozucular.

stephen fry, attitude diye bi dergiye bi röportaj vermiş. bu röportajda "kadınlar seksten erkekler kadar hoşlanmıyo. sadece bi erkekle ilişki kurabilmek için seks yapıyolar. o yüzden de, erkekler casual seks yapabilicekleri kadın bulmakta zorlanıyolar" demiş. observer'dan, feminist çıkışlarıyla tanınan bi yazar da "kadınlar da seksten, gayet erkekler kadar hoşlanıyolar. saçmalamasın" demiş. bu haberin bu blogla hiçbi ilgisi yok ama bu blogu seven bunu da (stephen fry'ı) sevdi. o yüzden yazıyorum. bu arada, kadınlara da doğdukları andan itibaren, casual seksin orospuluk olduğu ezberletilmese, belki gerçekten durum farklı olabilirdi. o yüzden ikisine de katılamiycam. bi dakka, konu stepthen fry'dı (özür dilerim anne, bi daha seks demiycem). neyse, sonra stephen fry, harry potter'ın setinden fotoğraflar çekip tweetlediği için, warner bros'tan uyarı almış. fotoğrafları geri çekmek zorunda kalmış. harry potter'ın setinde ne arıyomuş, onu da açıkliyim: adam gibi takip edenleriniz, fry'ın yeni 'sherlock holmes' filminde mycroft'u canlandıracağını bilirler. işte iki filmin setleri çok yakınmış. ve olaylar gelişmiş.

hollywood çizgi roman uyarlaması yapmıyosa, yabancı filmlerin hollywood versiyonlarını çekiyo. onu da yapamıyosa, 80li yılların kült filmlerinin devamını yapıyo. 'tron legacy', 'wall street: money never sleeps' ve 'top gun 2'den sonra şimdi de, 'ghostbusters'ın devam filmi çekiliyomuş. 22 yıl sonra. üçüncü filmi 'the office'in yazar ekibinden birileri yazıyomuş. filmde dan aykroyd ve bill murray'nin yer alacağı kesinleşmiş. ancak çok yaşlanmış olduklarından, yerlerini gençlere vericeklermiş. bu da bence, üçüncü filmle kalmayıp bi de, yeni ekiple yeni devam filmleri çekicekler, demek. zahmet edip fotoğraf bile koymuyorum.

internetteki tek fotoğraf bu. nası zor durumda kaldıysa fotoğrafçılar artık?

roma film festivali geçtiğimiz cuma protestolarla başladı. tüm avrupa'da olduğu gibi italya'da da, devlet sanattan parasını çekiyo. bi de tabii berlusconi gibi bi lahana beyinlinin başbakan olduğu bi ülkeden bahsediyoruz. julianne moore, festivalden hayat boyu başarı ödülü almaya gitmiş. bu gidiş berlusconi'nin "17 yaşında bi kızla beraber olmak, gay olmaktan iyidir" gibi ne idüğü belirsiz bir laf daha ettiği bi zamana denk gelince, 'the kids are alright'ta bir lezbiyeni canlandıran moore'a da, laflar hazırlamak düşmüş. moore, berlusconi'nin açıklaması için "talihsiz, nuh nebiden kalma bir kafa yapısını temsil ediyo ve beyinsizce" diye nitelendirmiş.

bi nutellalı pancake yiyip geri gelicem.

29 Ekim 2010 Cuma

italya'da da sanata para yok


dünyanın her yerinde, kültür-sanat fonları giderek azalıyo. ingilizler bile "okul, hastane yaptırıcaz o paralarla" diyip sanattan paralarını çektiler, artık hiçbi şeye şaşmiycaz heralde. dün akşam, roma film festivali'nin açılışını, ellerinde pankartlarla italyan film endüstrisi çalışanları basmış. sebep: hükümetin, sanata verdiği desteği azaltması.
yani gerçekten! nerdeyse kasım ayındayız ve hiç ağız sulandırıcı haber yok. gerçi galiba, geçenlerde damien hirst'le ilgili bi şeyler oldu ama he's soo old news. sadece çağdaş sanat alemlerinde de diil, müzik ve film haberleri de artık sadece dandirik dandirik festivallerden geliyo.

neyse roma film festivali'nin açılışını yapıcak olan film, massy tadjedin'in çok dandik olduğu besbelli olduğu için neden açılış yaptığını hiç anlamadığım (aslında gayet anlıyorum: başrollerde keira knightley ve eva mendes var. ama ben esas keira knightley'nin bu filmde neden oynadığını anlayamadım) 'last night'mış. yönetmen çıkıp "bizce de haklısınız" demiş. oyuncular da, aynen kenara çekilip kırmızı halıyı protestoculara bırakmışlar.
canım isterse, festivalden haberler de koyuciim.
ama şimdilik ken loach'un oğlu, jim loach'un ilk filmi 'oranges and sunshine'ın festivalde gösterileceğini söyliyim. dileğim, ken loach'un da tahtını oğluna devredip bu alemlerden uzaması.

28 Ekim 2010 Perşembe

batman 3'e dokuz ay kalmış

"diloy doğru diyo, ben bi daha senaryo yazmiyim. başkası yazsın, ben çekiyim. evet."

bi de tabii herkesin sevdiği ve benim de sevdiğim filmler var. misal, chritopher nolan'ın 'batman'leri.
üçüncü filmin ismi belli olmuş 'the dark knight rises'.
bu filmde kötü adamın kim olacağı belirsiz. ama riddler olmayacağı kesin. kötü karakter hangisiyse, onu tom hardy'nin oynama ihtimali kuvvetliymiş.
film, son yılların tüm büyük bütçeli filmleri gibi, yazın gösterime giricekmiş. tarih, 20 temmuz 2011.
ha, bi de, filmlerin üç boyutlu olmasına sinir olanlara iyi haber: film üç boyutlu diil.

'avatar'ı sevmiş olanlara...


öncelikle belirtiyim, sizi hiç anlamıyorum.
ama illa "çok sevdik, gerisi de gelir mi acaba?" diyosanız cevabım evet.
iki ve üç numaralı 'avatar'lar, 2015e kadar, james cameron'ı meşgul edicekmiş. neyse, en azından bu arada başka saçmalıklara imza atamaz.
dedikodulara göre, bu işi o kadar ciddiye alıyomuş ki, 'cleopatra'dan bile çekilme kararı almış.

26 Ekim 2010 Salı

ang lee 'life of pi'yi çekiyo ve bi şeyler daha...

guardiancığım aynen aldım fotoyu. öpüyorum.

ang lee, yann martel'in 'nuh'un gemisi' hikayesi 'life of pi'yi uyarlıyo. sanırım bu haber ortaya çıktığı zaman, ben bu blogu terk etmiştim.
fikren, film uyarlamalarından -gerçeği söyliyim: aslında, herhangi bi kurmaca filmden- tiksinmiş olabilirim. nedense 'never let me go'yu, 'life of pi'yi ve 'midnight's children'ı filme çekiyolar/çektiler diye seviniyorum. ama enough about me.
pi'yi suraj sharma diye, hiç tanımadığımız hintli bi çocuk canlandırıcakmış. iyi bari. leonardo di caprio'yu falan seçebilirlerdi o role, hiç şaşmazdık?
peki filmin üç boyutlu çekilmesine ne diyosunuz?
ben iyice cılkını çıkardılar, diycem, müsaadenizle.
bi şey daha var: ang lee açık açık, "ben bu filmi nası çekicem peki yıaa??" diyomuş.

25 Ekim 2010 Pazartesi

esas mevzu 'merlin'


bbc'yi bi açtım haber dolu.
yeni zelandalılar'a kiwi dediğimizden haberim yoktu. (çünkü demiyoduk?) ben, kiwi'yi yeni zelanda'da yaşayan ve facebook'taki fairyland'ime bi türlü gelmek bilmeyen ama bi gelse yedi pırlanta bırakıcak olan bi kuş sanmaya devam ediyim. neyse bu so-called kiwiler, 'hobbit'in çekimlerinin bi daha ertelenmesine kızmışlar artık, "eyytere be!" demişler, sokaklara dökülmüşler. meğer middle earthçülermiş (bu middle earth severlere verilen bi isim vardı. pilav sen biliyo musun?).

merlin'in dördüncü sezonunun çekilmesine karar verilmiş. hayatımda bu ingilizler kadar, dizi-tuhafı insanlar görmedim. hayyvan gibi (çokafadersiniz) diziler yazıyolar, ben öyle dizi yazsam, bi daha alışveriş listesi bile yazmam. ama sonra gidip "ayy bunu çeksek mi kiiğğ?" diye uzadıkça uzuyolar. ortalık yıkılıyo merlin diye, heidelberg'te barı bile var, oraya kadar gitmiş iş, hala karar verip de dizi çekicekler. tebe yareppim ya...

bu arada dünyanın en korkunç filmi 'paranormal activity'nin ikinci filmi abd'de gösterime girdi (iki kere 'filmi' dedim bu cümlede ama düzeltmiycem). anladığım kadarıyla hala çok korkunçmuş. ben bunun ilk filmi yüzünden, gündüz bile evde oturamaz hale geldiydim, sabahların dokuzunda kendimi sokaklara atar olduydum, dalga geçmeyin, yamulursunuz bak. ya da gidin, ne haliniz varsa görün.

buyrun bu da box-office listsi:
  • 1. Paranormal Activity 2 - $41.5m
  • 2. Jackass 3D - $21.6m
  • 3. Red - $15m
  • 4. Hereafter - $12m
  • 5. The Social Network - $7.3m
hala 'the social network'ü görememiş olan mıhabiriniz
diloy

19 Ekim 2010 Salı

londra film festivali'nden haberlerrrrr


londra film festivali'nde neler olmuş peki merak ediyo musunuz?

'never let me go'nun gösteriminde, elbette, kazuo ishiguro da hazır bulunmuş (konuya yabancıysanız özetliyorum: 'never let me go', kazuo ishiguro'nun pek ünlü ve pek muhteşem romanı. alex garland senaryolaştırdı, mark romanek filme uyarladı. başrollerinde carey mulligan, keira knightley ve yeni spiderman, andrew garfield var). ishiguro, bütün krediyi garland'e vermiş, filmin oyuncularını övmüş durmuş. neticede kimileri filmi trajedi ya da gerilim olmak için biraz fazla cilalı bulmuş (bundan kıllanmak mümkün zira kitabın hayranı çok ve o hayranlardan korkup böyle bi taktik geliştirmiş olabilirler), kimileri de gayet hoşnut çıkmış filmden. nolursa olsun, ağzımız bi karış açık izleyeceğimiz kesin.

'let the right one in'in amerikan versiyonu 'let me in' için kötü şeyler duymayı çok istedim ama olmuyor, olmuyor. "gayet de güzel olmuş" diyenler gitti, onların yerine "oha, orijinalinden daha iyi olmuş" diyenler geldi.

lucy walker'ın brezilyalı sanatçı vik muniz'le bir olup ortaya çıkardığı 'waste land' çok beğenilmiş. muniz rio'daki çöp toplayıcılarla ilgili sanat projesini devam ettirirken, lucy walker karşılaştıkları insanlarla röportaj yapmış.

tony goldwyn'in, hillary swank'li ve sam rockwell'li 'conviction'ı pek tutulmamış ama oscarlarda boy göstereceği kesin diyolar. bu yorumu da çok seviyorum: biz beğenmedik ama amerikalılar, filmden bi şey anlamadığı için, kesin bayılırlar (rule, britania! britania rules the waves!)

'control'la 2007'nin en başarılı filmlerinden birine imza atan anton corbijn, 'the american'la fena bi düşüş yaşiycak gibi. martin booth'un 'a very private gentleman'ı, tabii ki, ismiyle bile george clooney için biçilmiş kaftan. ama is it? george clooney'nin yavaş yavaş jennifer anistonlaştığını düşünmeye başladım. aslında o yavaş yavaş jenniferlaştı ama ben bu fikre çok hızlı vardım. gerçek hayattaki george zaten çoooook sevilebilir bi insan olduğu için, bi süredir kimsenin aklına, bu adama, gerçek hayattaki george'dan bir adım bile uzaklaşabilen roller vermek gelmiyo. (jennifer aniston da gerçek hayatta çoooook enteresan bi hayat yaşadığı için, ona da, o hayattan farklı bi rol verilmiyo)

büyük ödüle en yakın isimler, '127 hours' (danny boyle), 'another year' (mike leigh), the black swan (darren aronofsky) ve 'the king's speech'mış (tom hooper).

festivalde bir konuşma yapan ken loach ise, televizyona saydırmış. "televizyon, yaratıcılığı öldürüyo" demiş.

hadi ben yatıyorum.

18 Ekim 2010 Pazartesi

jackass 3d gişe rekorları kıraraktan

dünyanın en yakışıklı insanısın, o ayrı

jackass vardı ya hani, ilk başlarda çok eğlenceli olan mtv şovu, sonra 'eyytere be!' diyip yerimizi daha gencolara bırakmıştık. kafayı yemiş (ya da yeni hiçbi projeyle gelememiş) olucaklar ki, üç boyutlusunu çektiler. tabii ki bunun haberini yapmamıştım. ama kuzey amerika box office sıralamasına bi bakınız (aşağıda). ilk hafta 50 milyon dolar hasılat? 15 yaşının altındakileri çıkarın bu 50 milyon bölü bilet ücretinden, kaldı mı (dohuz?) amerikada yaşayan bütün gerzolar. tamam şimdi kasaturalarla giriyoruz (gönderrrrr'de yükselen trend: tükürüğümüzle boğarız diskuru).
  • 1. Jackass 3D - $50m
  • 2. Red - $22.5m
  • 3. The Social Network - $11m
  • 4. Secretariat - $9.5m
  • 5. Life As We Know It - $9.2m


buyrun trailer'ı da burda: