30 Aralık 2008 Salı

bağcılardan bildirebildiğim kadarıyla 2008 müziği






















hayvan herif (get
well soon)

bu sene nerdeyse hiç film seyretmediğimden (evet) yalnızca müzik listesiyle gelebiliyorum (sanki her sene bi listeyle gelir gibi)

ama önce bi açılış konuşması yaparak içinizi baymayı planlıyorum ne de olsa bu plazanın içinde bütün gün pufkurup internette insanlar napmış diye baktığımdan kişilik bunalımı/kompleks/çekememezlik ve her nevi ruh hastalığına kapıldım ve bunun dönüşü yok. en azından balkonun karşı tarafında oturmakta olan posta arkadaşlarım kadar hakkını vermek istiyorum bu işin

evet bu gazetecilik memleket sınırları dahilinde yapıldığında biraz şerefsiz bi meslek. burda böyle oturuyosun. bi filme gidiyim bi şey yapiyim yok. bi de film karşısında oturamıyosun tabii sonra
ama otururken seyretmediğin filmlerle ilgili her türlü detayı öğreniyor sonra da onları sanki biliyo sanki seyretmiş gibi yazılarına yediriyosun. yok guardiandan bilmemkim onu demiş yok independenttan bilmemkim bunu demiş. seyretsem ben de bi şey diycektim belki. neyse ki gossip girl var ama chanel çanta istiyosanız (dikkat: birkin bag falan demiyorum) gossip girl seyretmeyin. yeni yıl için dileğim bir ntv yapımcısı tarafından güzelliğimin ne kadar avrupai olduğunun keşfedilmesi ve bu fukara edebiyatına bi son vermem

gelelim şu bahsi geçen müzik listesine

bu yıl ben keşfettim sandığım müzisyenler şunlar:
get well soon
santogold (sağda)
ladyhawke
hala ünlü olmadığı için 2008'den sayabileceğim jamie t

bu yıl hastası olarak dinlediğim müzisyenler şunlar:
  • yukarıdakiler
  • bauhaus'un son albümü 'go away white'
  • bat for lashes (ani intihar yöntemleriyle ilgili çalışmalarıma da yakında yer vericem)
  • metronomy'nin son albümü 'nights out'
  • emiliana torrini ve the do'yu da dinlemedim diyemiycem
  • elbette ki radiohead (kişisel favorimi de açıklamadan geçemiycem: weird fishes/arpeggi)
  • arcade fire'ın 'neon bible'ı
  • pj harvey'nin white chalk'u
  • ve elbette her aklı beş karış havada türk genci gibi yasemin mori'nin 'hayvanlar'ı

the last shadow puppets'ın da 'my mistakes were made for you'sunu yılın şarkılarından biri ilan etmek isterim albüm öyle aman aman bi şey olmasa da

ancak yılın beni rufus wainwright kadar heyecanlandırmış ismi 'get well soon'dur. bir 'if this hat is missing i've gone hunting' olsun bir 'you/aurora/you/seaside' olsun açık ara

bir killers ve beck fanı olarak bu şahısların bu yıl çıkan albümlerinden dolayı bildiğiniz depresyona girdim

önümüzdeki yıl için dileklerim: öyle çok ki.

şimdi gidip (oturup) benden önce ünlü olmuş insanların yeni yılla ilgili beklenti ve dileklerini öğrenmem lazım.

herkese diil sadece sevdiklerime ve mutlu olmaları bana dokunmiycak insanlara mükemmel bir yıl diliyorum

25 Aralık 2008 Perşembe

'Absürd'ün Nobelli temsilcisi öldü








İngiliz tiyatrosunun 20'nci yüzyılın ikinci yarısının en seçkin temsilcilerinden olan Harold Pinter 78 yaşında hayatını kaybetti.

LONDRA - Nobel Ödüllü İngiliz oyun yazarı ve şair Harold Pinter 78 yaşında hayatını kaybetti. Uzun süredir gırtlak kanseriyle mücadele eden Pinter'ın Çarşamba günü gerçekleşen ölümünün ardından eşi Antonia Fraser "33 yıldan fazla onunla yaşamak bir ayrıcalıktı. Asla unutulmayacak" diye konuştu.
Pinter kendi döneminin en nüfuzlu oyun yazarlarından biri olarak tanınıyordu. 2005 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık gördükleri Pinter'ı İsveç Akademisi "Günlük keşmekeş içindeki uçurumları gözler önüne seren ve zulmün kapalı odalarını açılmaya zorlayan bir yazar" olarak tanıtmıştı. Ateşli bir savaş karşıtı ve insan hakları savunucusu oluşuyla da bilinen Harold Pinter 1985 yılında 12 Eylül baskısı altındaki yazarlara destek olmak için meslektaşı Arthur Miller ile Türkiye'ye gelmişti.

Orhan Pamuk: Harold Pinter 20. yüzyıl tiyatrosunda bir devrim yapmıştı. 'Pinteresque' yani Pinter gibi sözcüğü Oxford İngilizce sözlüğüne girmişti. Bu sözcük İngilizce'de Belirsiz, kuşkulu tedirgin durumlardan oluşan bir tiyatro dilini ifade eder. Harold Pinter arkadaşımdı, çok da iyi bir adamdı, çok üzgünüm.

Mehmet Ergen: Yurt dışında 'Nazım 100 Yaşında' diye bir etkinlik düzenlemiştik. O zaman bana bir mail atarak katılmayı ve bir şiir okumayı çok istediğini fakat, kemoterapiye başlayacağını ve sesinin şiir okumak için çok uygun olmadığını söylemişti. O zaman durumun ciddiyetini anlamıştık. Ben Aksanat'ta Pinter'ın 'Küller Küllere' ve 'Bir de Yolluk' ve Nilüfer Sanat Tiyatro'da 'Aldatma' adlı oyunlarını sahneledim. Pinter, edebiyatta tiyatronun çok özgün bir yeri, diyalogların ve sessizliklerin replikler kadar önemli olduğunu gösterdi. Politik duruşundan hiç vazgeçmedi, savaşa karşı duruşu çok netti. 1980 sonrasında Arthur Miller'la birlikte Türkiye'ye geldi ve hapishaneleri ziyaret etti, 'Dağ Dili' adlı oyunuyla Türkiye'de istenmeyen adam olmuştu halbuki o bugün yaşanan demokratikleşme sürecini daha önceden görmüştü. Ve bu hafta devletin televizyonu TRT'de bile Kürtçe televizyon anonsu veriliyor.

bu da Nobel aldığı zaman Radikal'de çıkan biyografi:
İngiliz tiyatrosunun 20'nci yüzyılın ikinci yarısının en seçkin temsilcilerinden olan ve absürd tiyatronun temsilcileri arasında gösterilen Pinter, 1930'da Yahudi bir ayakkabıcının çocuğu olarak Londra'da doğdu. Gençliğinde Yahudi düşmanlığıyla karşılaşması, oyun yazarı olmasında etkili oldu.
2. Dünya Savaşı'ndaki bombardımanlar da Pinter'ı derinden etkiledi. Sahnelenen ilk oyunu 'Doğum Günü Partisi' eleştirmenler tarafından fiyasko olarak nitelenen Pinter, onu takip eden yapıtlarıyla İngiliz tiyatrosunda yeni bir akımın başlangıcı olarak kabul edildi. Kendine özgü temalara ve tiyatro tekniklerine yer vererek 'Pintervari' gibi bir sıfat yaratılmasını sağlayan yazar, oyunlarında daha çok insan ilişkilerindeki örtük şiddeti açığa vuruyor ve tedirgin edici bir atmosfer yaratıyor.
Pinter, 2003'te savaş karşıtı şiirlerinden oluşan bir derleme yayımladı ve Irak'a karşı girişilen müdahaleyi eleştiren bu şiir seçkisiyle I. Dünya Savaşı'nda ölen şair Wilfred Owen anısına konulan ödüle layık görüldü.
Savaş, insan hakları konusunda aktivist olan Pinter, bundan yedi yıl önce Hasankeyf'i korumak için Ilısu Barajı'na karşı bir kampanya da başlatmıştı. 2005 yılının Mart ayında artık oyun yazmayacağını, şiir yazacağını açıklayan yazar Bush ve Blair'i Irak Harekatı'ndan dolayı son derece sert bir dille eleştirdi ve Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada "Gerçek şu ki, Bay Bush ve çetesi ne yaptıklarını iyi biliyorlar ve Blair de göründüğü kadar gözüboyanmış bir aptal olmasına rağmen, onların ne yaptığını iyi biliyor. Bush ve şirketi, dünyayı ve dünyanın kaynaklarını kontrol etmeye kararlı, bu kadar basit. Ve bu uğurda kaç kişiyi öldürdükleri umurlarında değil" dedi.
Harold Pinter'ın Türkçeye 'Kapıcı', 'Doğum Günü Partisi', 'Oda', 'Gitgel Dolap', 'İhanet/Aldatma', 'Ay Işığı', 'Proust Senaryosu' adlı eserleri çevrildi. Türkiye ziyaretinin ardından Türkiye'ye ait 'Bir Tek Daha' ve 'Dağ Dili' adlı iki oyun yazdı. 'Gitgel Dolap' ve 'Aldatma' ise yazarın Türkiye'de sahnelenen oyunlarından.
1985 yılında Türkiye'ye gelişinde Orhan Pamuk'la beraber Pinter'ı karşılayan Radikal gazetesi yazarı Gündüz Vassaf o günleri şöyle anlattı: "Gelmeden önce Pinter'ın sert, esprisiz biri, Miller'ın ise ağırbaşlı, oturaklı olduğunu düşünüyordum. Ancak ikisi de tersi çıktı. Ankara'da ABD Büyükelçisiyle tartışmalarını liseli iki muzip çocuk gibi anlatmışlardı. Pinter, İngiltere'ye dönüşünde de 'Dağ Dili' adlı bir oyun yazmış ve dili dillerinden alınmış, dillerini konuşmaları yasaklanmış insanların, Kürtlerin hikâyesini anlatmıştı. Dili dillerinden alınmışlar üzerine bir oyun olduğu için tabi ki dünyanın en kısa oyunu oldu. Pinter'ın oyunları için absürd denebilir. Ancak iletişimsizliğin içinde seyirciyle ne kadar iyi bir iletişim kurduğu hissedilir."

21 Aralık 2008 Pazar

eat your börek and get rid of your hüzün


orhanpamuk perşembe günü 'Aralıkta Dünya Edebiyatı' sempozyumunun konuğu olarak santralistanbul'un e4 binasının bir küçücük toplantı odasındaydı. o küçücük toplantı odası elbette ki kimseciklere yetemedi. ayaktakilerin sayısını hesaplamak için oturanların sayısını 10la çarpıp 7ye bölmek gerekiyordu (aksi takdirde sayıya ulaşmanın bir yolu yoktu).
salona girdi. o sırada rektör 'self-referential' (sosyal bilimlerin bir dalında akademik kariyer yapmanın edebiyatçı olmak edebiyattan anlamakla bağlantılı olduğunu düşünmek de dahil ölçüde self-referential) konuşmasını yapmaktaydı. orhan pamuk kenarda duruyordu. yanında da yazar/eleştirmen david damrosch.
orhanpamuk'u defalarca çıplak gözle gördüğünü sanan ben orhan pamuk'u ilk defa çıplak gözle görüyormuşum. çok yakışıklıydı.
neyse david soruları sordu orhan cevatları verdi. özetse şuydu:
- söyleşi özetlenir gibi değildi. konudan konuya efsane quote'tan efsane quote'a çığ gibi büyüdük.
- söyleşi boyunca en sık tekrarlanan türkiye'nin asla batılı bir ülkenin kolonisi olmadığı ancak türkiye'de böyle bir hava estiğiydi. pamuk'a göre durum şöyleydi: batılı ülkelerce kolonileşmiş ülkelerde batılılaşma etik bir sorun olarak da kendini gösteriyordu. türkiyeninse batıya karşı kolonileşmemiş olmasından kaynaklanan bir ılımlılığı vardı.
- kara kitap'ı yazarken orhanpamuk evet ulysses'de oscarwilde'ın dublin'e yaptığını istanbul'a yapmıştı. evin içinde (çok espirili bi insan olduğu için ki bu konuya da gelicez) "kitabım basıldığında ve yabancı dillere çevrildiğinde arka kapağa böyle yazacaklar" diye espiri yaparmış. elbette o zamanlar kitabını kimin okuyacağını bile bilmiyormuş bırakın yabancı dile çevrilmesini.
- yazmaya başladığı günden beri en sık karşılaştığı sorunun 'kimin için yazdığı' olduğunu söyledi. david de bu soruyu sordu ve alay konusu oldu ama bu söylediklerim türkçe yaşandı ve bunları ingilizceye çeviren olmadığı için david olaya fransız (amerik) kaldı. bu soruyu yanıtlarken "yabancılar bu soruyu sorduklarında içimizdeki milli kavgaya kulak misafiri olmak istiyorlar ama biz kavgayı bırakıp da dönüp onlara kavgayı anlatmaya başladığımızda" bi şey oluyo dedi. orayı not almamışım (gerçekten habercilikte son noktayım bazen ama oraya gideceğimi bilmiyordum ve kayıt cihazım yanımda diildi ama biliyorum bu bahane diil. what kind of journalist forgets her recorder at home? di mi?) neyse siz akıllı okurlarım kendisinin ne dediğini anladınız. ben de. öyleyse bir sonraki maddeye geçigeçiverelim.
- orhan pamuk sıklıkla daha önceleri ilgilenmiş olduğu resim sanatını benzetmelerinde kullandı.
- çin'den brezilya'ya (bu brezilya'yı ben uydurdum ülkeleri de not almamışım) gittiği birçok ülkede insanların yanlış tanınmaktan musdarip olduğunu söyledi. ama bunu bu ülkelerde yeterince fikir özgürlüğü olmamasına bağladı. ahmet hamdi tanpınar'ın 'harem'le ilgili sözlerini hatırlattı. evet çok süper bi insan kendisi.
- proust aşk yazınca evrensel aşk anlaşılıyo ama ben yazınca türkiş aşk anlaşılıyo dedi. serzenişte bulundu. bundan ben de musdaribim yalnız.
- orhanpamuk çok komik bi insan. sürekli bi komiklik peşinde. gerek kendisiyle en azından o ortamda ortaya çıkan bir özgüvenle (eminim her zaman öyle hissetmiyo) dalga geçişi gerek bürositinin koluna asılıverip sandalyeyi çotan diye yere yapıştırışıyla kendisi bir entertainment insanı.
- peki bu yazının başlığı nereden geliyor? şimdi ciddiyete dönüp çeviri konusuna gelicek olursak (ki sanıyorum dünya edebiyatı diyince en tartışılan konu çeviri) kendisi çevirmenleriyle tartışma halinde olan bir yazar olduğunu belirttikten sonra iki örnek verdi.
mesela 'börek' kelimesinin türkiye sınırları dışında türkiye sınırları dahilinde anlaşıldığı biçimiyle anlaşılması mümkün olmadığından börek olarak kalmasındansa ingilizceye 'pastry' olarak çevirilmesini istemiş. çünkü kendini türk dilinin ve mutfağının vs'sinin dünyaya tanıtılması görevini üstlenmiş biri olarak görmüyormuş (tabii ki). ancak mesela batının melankolisinin 'istanbul'da geçen 'hüzün' kelimesini karşılamayacağını düşündüğü için bu kelimenin yabancı dillere çevrilirken türkçe bırakılmasını tercih etmiş. buradan da nasıl oldu olaylar nasıl geliştiyse söyleşiye damgasını vuran (damgasını vurmak) şu quote çıkıverdi: "you can eat your börek and get rid of your hüzün"

bu yazıyı da sanki orhanpamuk okiycakmış gibi bi iç titremesiyle yazdım ve bu yüzden iğrenç bi yazı oldu. sevgili orhanpamuk bunu okumayın okuduysanız da lütfen diğer yazılarımı da okuyun. mesela rufus röportajımı okuyun. onu sizin okuyacağınızı düşünerek yazmadım
saygılar

12 Aralık 2008 Cuma

'Milk' ödülleri toplamaya başladı


NEW YORK - Gus Van Sant 'Good Will Hunting'den beri gişe başarısıyla konuşulan film yapmıyordu. Ancak Sean Penn'in ABD'nin ilk eşcinsel hakları savunucusu ve açık olarak eşcinsel olan politikacısı Harvey Milk'i canlandırdığı son filmi 'Milk' geçtiğimiz hafta kopya başına rekor seyirciyle vizyonun gözdesi oldu. Tabii ödül sezonunun başlamasıyla filmin de filmin iki oyuncusu Sean Penn'in ve Josh Brolin'in de isimlerini daha sık duymaya başladık. İlk olarak New Yorklu film eleştirmenleri 'Milk'e notunu verdi. 33 eleştirmenin oluşturduğu birlik 'Milk'i yılın en iyi filmi seçti. 'Milk'e iki ödül de oyuncu kategorisinden geldi. Sean Penn en iyi erkek oyuncu seçilirken Harvey Milk'in katilini canlandıran Josh Brolin en iyi yardımcı erkek oyuncu seçildi.













'Happy-Go-Lucky'nin yönetmeni Mike Leigh ve başrol
oyuncusu Sally Hawkins. (filmde kız daha bi sevimli gibiydi.)


Seçimlerini Çarşamba günü açıklayan eleştirmenlerden 'Happy-Go-Lucky'ye de iki ödül geldi. Filmin yönetmeni Mike Leigh en iyi yönetmen başrol oyuncusu Sally Hawkins ise en iyi kadın oyuncu seçildi. En iyi yardımcı kadın oyuncu ise 'Vicky Cristina Barcelona'daki rolüyle Penelope Cruz oldu. Ödüller ise 5 Ocak'da New York'da sahiplerini bulacak.

11 Aralık 2008 Perşembe

Altın kürede adaylıklar beşer beşer












David Fincher ve Ron Howard'ın filmlerinin beşer dalda aday olduğu Altın Küreler'de, büyük rekabet kadın oyuncu dalında yaşanacak


LOS ANGELES - Oscar'ın öncüsü Altın Küre'nin adayları açıklandı. Hollywood Yabancı Basın Birliği tarafından altmış altıncı defa verilecek olan ödüller, bu yıl birçok başarılı film ve oyuncuyu karşı karşıya getiriyor. Listede beşer dalda aldıkları adaylıklarla David Fincher filmi 'The Curious Case of Benjamin Button', Ron Howard'ın yönettiği 'Frost/Nixon' ve adaylıklarının dördü oyuncu kategorisinde olduğu için bir 'oyunculuk şöleni' iddiasını taşıyan 'Doubt'. 'Doubt'ın oyuncularından Meryl Streep, aynı zamanda 'Mamma Mia!'daki rolüyle 'en iyi yardımcı komedi ya da müzikal oyuncusu' dalında da aday. Bir diğer çift adaylıklı oyuncu ise 'Revolutionary Road'da en iyi kadın 'The Reader'da en iyi yardımcı kadın oyuncu dallarında yarışan Kate Winslet. Yılın filmi olduğu tüm Hollywood'ca kabul edilen 'Kara Şövalye'de Joker rolüyle çok konuşulan Heath Ledger ise ölümünden sonra Altın Küre adayı oldu. Her aday listesinin hayalkırıklığı barındırdığını ise Altın Küreler'de adı sadece Sean Penn'in adaylığıyla geçen Gus Van Sant filmi 'Milk' ve törende sadece Angelina Jolie'yle anılacak olan Clint Eastwood filmi 'Changeling' kanıtladı. Ödül töreni 11 Ocak'da Beverly Hills Hilton'da gerçekleşecek.

(buraya bin yaşında 'frost/nixon'daki rolüyle en iyi erkek oyuncu adayı olmuş bir zamanların dracula'sı frank langella'nın fotoğrafını koymasam olmazdı.)




şimdi insan diliyle yazılmış habere geçecek olursak:
'Slumdog Millionare'in hiç şansı yok şu listede biliyorum ama danny boyle'a inancım bir bütündür bölünemez. en iyi yönetmende güçlü olduğunu düşünüyorum. angelina jolie bence dünyanın en korkunç insanı (dış görünüş ve iç görünmeyiş olarak) ama 'Changeling'de çok fenaymış kadın. oscar-assured falan raddesinde.













bense tam bir Anne Hathaway hastasıyım. korsancıkların türkçemize 'İbne Kovboylar' diye kazandırdığı filmde dehşet içerisinde seyrettim kendisini. leonardo'nun yine ödül alamayacağını gayet iyi biliyorum ama sean penn için şimdiden mutluyum. milk'in başka kategoride aday olmamasına şaşmadım zira tarih-biyografi ekseninin ödüle layık iş çıkarması için sadece iyi bir hikayeden veya iyi oyunculardan çok daha fazlasına ihtiyacı olduğu kanaatindeyim.












bir şeyi daha belirtesim var: bence bu golden globelar çok ahlaksız. oyunculuk ödüllerini komedi dram diye ayırmayı biliyorlar ama yönetmen kategorisinde tek ödül vermekte 66 senedir ısrarcılar. yönetmenlerin giydikleri oyuncuların giydikleri kadar haber olmuyor, onlar napsın?


bi de heath ledger sen bizim her şeyimizsin. sana oscar vermeyen teröristtir. (aslıeren'e selam ederim)



laf salatası yapmayan aday listesi ise şöyle:

En iyi film / dram
The Curious Case of Benjamin Button
Frost/Nixon
The Reader
Revolutionary Road
Slumdog Millionaire

En iyi kadın oyuncu / dram
Anne Hathaway (Rachel Getting Married)
Angelina Jolie (Changeling)
Meryl Streep (Doubt)
Kristin Scott Thomas (I've Loved You So Long)
Kate Winslet (Revolutionary Road)

En iyi erkek oyuncu / dram
Leonardo Di Caprio (Revolutionary Road)
Frank Langella (Frost/Nixon)
Sean Penn (Milk)
Brad Pitt (The Curious Case of Benjamin Button)
Mickey Rourke (The Wrestler)

En iyi film / komedi ya da müzikal
Burn After Reading
Happy-Go-Lucky
In Bruges
Mamma Mia!
Vicky Cristina Barcelona

En iyi kadın oyuncu / komedi ya da müzikal
Rebecca Hall (Vicky Cristina Barcelona)
Sally Hawkins (Happy-Go-Lucky)
Frances McDormand (Burn After Reading)
Meryl Streep (Mamma Mia!)
Emma Thompson (Last Chance Harvey)

En iyi erkek oyuncu / komedi ya da müzikal
Javier Bardem (Vicky Cristina Barcelona)
Colin Farrell (In Bruges)
James Franco (Pineapple Express)
Brendon Gleeson (In Bruges)
Dustin Hoffman (Last Chance Harvey)

En iyi animasyon
Bolt
Kung Fu Panda
Wall-e

En iyi yabancı film
The Baader Meinhof Complex (Almanya)
Everlasting Moments (İsveç/Danimarka)
Gomorrah (İtalya)
I've Loved You So Long (Fransa)
Waltz With Bashir (İsrail)

En iyi yardımcı kadın oyuncu
Amy Adams (Doubt)
Penelope Cruz (Vicky Cristina Barcelona)
Viola Davis (Doubt)
Marisa Tomei (The Wrestler)
Kate Winslet (The Reader)

En iyi yardımcı erkek oyuncu
Tom Cruise (Tropic Thunder)
Robert Downey Jr. (Tropic Thunder)
Ralph Fiennes (The Duchess)
Philip Seymour Hoffman (Doubt)
Heath Ledger (The Dark Knight)

En iyi yönetmen
Danny Boyle (Slumdog Millionaire)
Stephen Daldry (The Reader)
David Fincher (The Curious Case of Benjamin Button)
Ron Howard (Frost/Nixon)
Sam Mendes (Revolutionary Road)